Lütfen bekleyin..

Fadıl Öztürk

'Bu bizim değil, onların hayali'

27 Ocak 2018, 12:02

Biz kendimizin farkına vardıkça, bir o kadar acımasız olarak saldırıyorlar karanlığın ve korkunun gövdesinden peydahlananlar.


Sanki ülke kocaman bir sinema salonu, biz o salonda oynayan siyah beyaz bir korku filminin zaman zaman izleyicisi, zaman zaman vurulan, yaralanan, gece evleri basılarak, alınıp götürülen figüranlarıyız. Sanki bütün renkler ülkeyi terk edip gitmiş de siyah ve beyaza kalmışız gibi. Ne film bitiyor ne de ışıklar yanıyor, filmi yarıda bırakıp gitmek yasak. Her itirazımızda teşrifatçı elindeki feneri tabanca gibi doğrultuyor üstümüze. Kurşunla değil, ışıkla vuruluyoruz sanki…

Oturduğumuz sokaklar, o sokaklardaki evlerimiz, sabaha karşı çalınan kapılarımız, aranarak dağıtılmış eşyalarımızla kocaman bir film setinde yaşıyoruz. Diğer bütün renkler, huzur, mutluluk adeta zorla sokulduğumuz ‘sinema salonuna’ getirmeyip evde bıraktığımız çocuklarımız gibi. Bedenimiz bir yerde, ruhumuz bir başka yerde, ortadan ikiye yarılmış durumdayız.

Göğünde tek bir yıldızın olmadığı, kocaman bir karanlıkta izleyici değil, izleneniz. Herkesin kendi derdi kendine yeter olmuş. Kimse yanında yöresinde olan biteni merak bile etmiyor. Biri vurulunca çığlığı perdeden değil, yanımızdan geliyor. Kan perdeden salona akıp yayılarak, göl oluyor. Ön sıradakiler arkaya, daha uzak şehirlere, uzak ülkelere firar ediyorlar mecburen. Bir kaygı, bir telaştır almış başını gitmiş. Bedenini kurtaranlar ruhlarını kurtaramadıklarını çok sonra derin bir acıyla öğreniyorlar.

Perdeden salona kan aktıkça, filme bir üçüncü renk, kan kırmızısı da ekleniyor. Can telaşıyla kendilerini meydanlara atanlar, anında izleyici değil, sonu belli olmayan filmin oyuncusu haline geldiklerini meydanlara kurulmuş dev ekranlarda anlıyorlar. Zaman geçtikçe, bir o kadar daha koyu ve katı bir hal alıyor karanlık. Kapıdan, pencereden, ekran ve gazetelerden sızıyor hayatımıza. Çoğu zaman çıt çıkmaz sessizlik olsa da karanlık, her bir yerden itiraz yükseliyor, ona aldırmadan.

Karanlık, sanki uzuvlarını bir bir yutuyor bütün insanların. Önce gözlerini alıyor insanların yüzünden. Görmek, bir yüzde kapısı sonsuza kadar kilitlenmiş olarak kalıyor. Ellerimiz ve bütün parmaklarımız kollarımızı yutuyor omuz başımıza kadar. Kimseye uzanıp dokunamıyoruz artık. Böyle giderse bir müddet sonra kollarımız olduğunu unutacağız, tıpkı bir zaman önce yüzümüzde gözlerimizin olduğunu unuttuğumuz gibi. Silah ve çığlık sesleri dışında hiçbir şey duymaz oluyor kulaklarımız. Şarkılar bu yüzden intihar eder gibi bir bir düşüyorlar dudaklarımızdan boşluğa. Sesimiz gittikçe bize yabancılaşıyor, ağzımızın içinde dönen dilimiz her sözcükle biraz daha eriyor; tümden dilsiz kalmak an meselesi. Dudaklarımız sevgiliyi bir daha öpememenin acısını çekiyor hatırladıkça, hatıraları acı veriyor ona. Her uzvumuzu kaybettikçe, bir hayvan gibi koku alma duyumuzla yol alıyoruz. Bir bedenimizin olduğunu unutacak hale geleceğiz böyle giderse…

Karanlığın içinden uğultulu bir sesle biri ‘Bu bizim değil, onların hayali…’ diye bağırıyor. Her birimiz olduğumuz yerde duymaktan çok kokusunu alıyoruz bu sesin. Bütün renkleri ve ışığı cesaretinde taşıyanlarda bir kıpırtı, bir canlanma başlıyor. Uzuvlarını, hayatı hatırlayıp, karanlıktan sıyrılıyorlar ardı ardına. Uzaktan gelen, gök gürültüsünü andıran bir sesle ‘Hiç de az değilmişiz’ diyor bir diğeri. Bütün ülkenin duyduğu gibi, kollarımız, ellerimiz, gözlerimiz, bütün uzuvlarımız da kendilerini hatırlıyorlar o an. Titrek bir ekranda gittikçe netleşen görüntüler gibi hatırlayarak netleşiyorlar. Karanlığın yıllarca parça parça yuttuğu bedenlerimize yeniden kavuşmanın insan acısını yaşıyoruz her birimiz olduğumuz yerde. Sevdiklerimiz olduğunu hatırlıyoruz, özlediklerimiz olduğunu… Gülümsemenin her yüze yakıştığını, şarkıların dudaklarımızdan havalanışını, görebilmenin uçsuz bucaksız renkliliğini hatırlıyoruz…

Biz kendimizin farkına vardıkça, bir o kadar acımasız olarak saldırıyorlar karanlığın ve korkunun gövdesinden peydahlananlar. Sözünü ışığa çıkarmışları bulundukları yerde, hemen orada infaz ediyorlar. Vurulanların bedenlerinden kan yerine ışık sızıyor kaldırımlara. Umudu arayan çocuklar ekmek banıyorlar kaldırıma sızmış ışığa. Hayatın çok renkli olduğunu dudaklarına değen o ilk lokma ışıkla anlıyorlar. Göğün yıldızlı, gündüzün güneşli olduğunu fısıltıyla yayıyorlar kulaktan kulağa; ağaçlar bunu duyunca, dallarını, dallar yapraklarını hatırlıyor hemen; bunu çayırlar, çimenler, otlar, böcekler takip ediyor. Dağlar geri durur mu hiç, omuzlarında karla yükseldikçe yükselerek, karanlığı delip geçiyorlar bir başına. Uçurumlarda yuvalanan kartallar hayatı göğe fısıldıyorlar. Kuşlar o fısıltıyla yeniden doğuyorlar gökten. Gök çocuklarını yeniden bulmuş gibi, sevinçle kara bulutları dağıtarak güneşe boğuyor tüm ülkeyi… Daha hiçbir şey bitmedi. Şiddetin, öfkenin, nefretin de bir sonu var elbet…

Bu haber 1140 kere okundu
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
2137 gün önce
2254 gün önce
2260 gün önce
2276 gün önce
2305 gün önce
2333 gün önce
2361 gün önce
2389 gün önce
2423 gün önce
2543 gün önce
2550 gün önce
2599 gün önce
2613 gün önce
2641 gün önce
2648 gün önce
2662 gün önce
2669 gün önce
2676 gün önce
2718 gün önce
2732 gün önce
2746 gün önce
2759 gün önce
2767 gün önce
2773 gün önce
2795 gün önce
2802 gün önce
2828 gün önce
2851 gün önce
2914 gün önce
2983 gün önce
2997 gün önce
3039 gün önce
3082 gün önce
3131 gün önce
3157 gün önce
3173 gün önce
3215 gün önce
3236 gün önce
3264 gün önce
3369 gün önce
3376 gün önce
3397 gün önce
3404 gün önce
3411 gün önce
3432 gün önce
3439 gün önce
3453 gün önce
3467 gün önce
3488 gün önce
3903 gün önce