Lütfen bekleyin..

Fadıl Öztürk

Özür dilemiştim kaval kemiğimden

19 Şubat 2017, 14:01

Bizler de size benzeseydik eğer, en azından işkencecileri arar, bulur hesep sorardık… Bu vicdani duruşumuzu öpün ve başınıza koyun. Çünkü bu ülke devlet şiddeti ile, çıkar ve yolsuzlukla bir arada tuttuklarınızın ülkesi değildir sadece

‘Yaşarken paltonun bir ucu hep suda olmalı’ydı. 12 Mart Askeri darbesi ve sonuçlarını, ortaokul ve liselerdeyken tanık olan bir kuşak olarak 75’lerde kendimizi anti-faşist mücadelenin içinde bulmuştuk. Babalarımızın verdiği vergiyle evlerini idare eden, çocuklarına gelecek hazırlayan devletin güvenlik güçleri, değil bizi faşist saldırılardan korumak, onlarla işbirliği yapıyorlardı. Bu  nedenle oturduğumuz mahallelerde evlerimizi, okudukları okullarda kardeşlerimizi, çalıştığı iş yerlerinde babalarımızı korumak durumunda bırakılmıştık. Devlete güvenmemeyi, yakalanmamak için illegal yaşamayı kimse öğretmedi bize, öldürülmeden yaşamayı el yordamıyla bulmuştuk. Başımıza bir bela sardığımız, o günden belliydi. Ama başımıza sardığımız balalar, yaşımızdan da büyüktü…

Kim önceden bilebilir ki, ömrünün ne kadar anı biriktirebileceğini…

Türkiye’nin o, 70’li yılların karanlık tünelinden geçmeseydik eğer, okuduğu okullardan mezun olarak, diplomalı yaşar,  diplomalı kızlarla evlenirdik; Kızlı, erkekli çocuklarımız olur, onlara bir hayat hazırlardık; Şehirde bir, kıyı şeridinde bir diğer bir ev sahibi olurduk; Aşk da bulmazdı bizi, ayrılık da. Bir yaştan sonra ununu eleyip, eleğini duvara asanlar olarak, çocuklarımızın annesiyle kardeş kardeş yaşar giderdik… Değil, huzurdan önce huzursuzluk gelip buldu bizi.  Çoğu kere aşk da, ayrılık da yurt etti bedenimizi kendine. Şimdi hayatın hangi anına dokunsak, karşımıza  geçip, kendini bir başka hatırlatarak, bir başka düşündürerek yazdırıyor bize. Bizi kendisine  zabit kâtibi yaptı yaşayıp geldiğimiz hayat…

Maraş katliamını önleyememiş Ecevit Hükümeti tarafından sıkıyönetim ilan edilmişti. Ve o günden sonra, bütün illerin şehir çıkışındaki Trafik Büro binaları hücre ve işkence hane olarak yeniden dizayn edilmişti. Yazdım ya, paltomun bir ucu sudaydı. Benimle hiç ilgisi olmayan bir operasyonun içine düşmüş ve silahla yakalanmıştım. Ver elini 1800 Evlerdeki Trafik Büro…

Yasal olan gözaltı sürem 15 gün dolmuş, ama üstümde yakalanmış silahı kabul etmediğim için gözaltım bir hafta daha uzatılmıştı. Ek sürede kabullenmemi sağlamadığı için, ifadem alınmış, mahkemeye çıkarılmadan Çarşı Karakolu’na ötürülerek parmak izimin alınması gerekiyordu. Ellerim kelepçeli bir biçimde binadan çıkarıldım ve  beyaz bir torosa bindirilirken, işkenceci ekipten olmayan, ama 1. şube müdürünün şoförü olduğunu bildiğim, zayıf, uzun boylu, beyaz tenli, adeta gözleri yüzünde gizlenmiş, bir sürüngen gibi soğukkanlı olduğunu hissettiğim polis, durduk yere sağ bacağımın dizden aşağısına, kaval kemiğime bir tekme attı ki, sormayın acısını… Bana 22 gündür işkence yapanlardan biri değildi… Durduk yere kaval kemiğime atılan tekme acıyla onurumu yaralanmıştı. İşkencecilerine bile intikamla yaklaşmayan kuşaktandık, bize düşmezdi kişisel hesaplar tutmak…

Ama, o gün, tam orada söz vermiştim yakama yapışan onuruma. Acımı dışıma öfkeyle dökmeden, tuttum içimde. Ben devrimci, o polis olduğu sürece, bir yerde mutlaka karşılaşacaktık. İşte tam o zaman ve o yerde, ona: ‘bende, kaval kemiğinde taşıman gereken bir yaran var, onu sana vereceğim’ diyerek, onurumu tamir edecektim kendimce. O yara ve ağrı bana lazım değildi, ama ben kendime lazımdım. Onurumun öfkeye emanet ettiği acımı, her hatırladıkça evlat gibi besledim.. Karşılaştığımızda artık kimden az, kimden çok, herkes payına düşene razı olacaktı….

Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’ne çıkarılmış ve serbest bırakılmıştım. Beni tekrar sorguya alacağını tehditle söyleyen polisler, çıktığımı benden önce anneme gidip, beni sorarak haber vermişlerdi. Kayıplara karışmıştım yine… Bir tekmeyle duyduğum acıya saygıyla, kaval kemiğime: ‘Bu şehir küçük, karşılaşırız bir yerde onunla, merak etme’ diyordum. Onurum hasar gördüğü için, acım her gün kapımı çalıyordu…

Yer üstüne yaşayanların tersine, yeraltına çekilenler kendilerine o şehirlerde başka yollar bulurlar. Öyle bir günde, onu bir apartmandan çıkarken buldum ve uzaktan izledim. Kaval kemiğim benden önce sevinmişti onu gördüğüme. Gördüm ki, iki çocuğu bindirdi beyaz torosun arka koltuğuna ve direksiyona geçip,  sürüp gitti. Ben, tekme yemiş kaval kemiğim ve hatırlatıcı acı üçümüz defalarca toplandık kendi aramızdan. ‘iki çocuk babasıymış’ der demez kaş çattılar bana. Acım küstü, hatıralarını tazeledi kaval kemiğim hemen orada. Ben her konuştuğumda bana değil, uzaklara bakıyordu,alacağını ufka asmış da uzun uzun ona bakıyordu sanki. İkna edemiyordum. Bu sohbetlerde onurum olgun davransa da, çok kere acımın gözyaşlarını sildim. ‘Bir kere daha karşılaşırsak eğer, söz!..’ dedim. Hayatıma verdiğim o sözle devam ettim.

Elazığ’ı sokak sokak düşürmeye uğraşan faşistlere karşı, her siyaset kendi çapında direnişi örgütlemeye çalışıyordu. Bu yazı kimin daha çok uzağa işediğinin yeri değil. Bir gün bir arkadaşımla Fevzi Çakmak Mahallesinden şehir merkezine iniyorduk. Devlet Hastanesi’nde toplum polisine inen yoldan geçmeden, Hastane tarafından bize doğru gelen beyaz toros sivil polis aracını görmüş, yanımdaki arkadaşımın benden ayrılarak hızla karşı sokakta kaybolmasını istemiştim. O sokakta kaybolurken, ben sivil polisin kullandığı beyaz toros hizama gelmeden kaldırıma yetişmiş, elim belimdeki tabancada beklemiştim. Direksiyondakini tanır tanımaz, kaval kemiğim acımı uyandırdı aylardır uyur beklediği yerden. Zaten onurum çok yukarıdan bana bakıyordu. Bana düşen onurumu yere düşürmemekti. An tam da o andı. Ama silah patlasa dakikasında toplum polisi oraya yığılacaktı, o kadar yakındı. Kurtuluşum olur muydu, bilmiyor ve önemsemiyordum. Hesapladığım bir hesaplaşma biçimi ve yeri miydi, değildi.Ama gelen kaşla göz üstüne gelmişti…

Her şeyi oluruna bırakmıştım. Yaklaştıkça daha da net görüyordum. Acım benden önce, kaval kemiğim benden önce fark etmişler ve bana ‘işte o’ diyorlardı. onurum çok yukarılarda ‘Evet bu o işte’ diyordu. Koca caddede kaldırımda olan ben ve beyaz torosun direksiyonunda olan sivil polisten başka kimse yoktu. Ben onun sürdüğü araca, aracı süren onun gözlerinin içine bakıyordum. Bana baksa dur diyecektim, silaha yeltense, ben de yeltenecektim. Her şeyi ona bırakmıştım. Benim hizama gelince, en iyi ihtimalle arandığım için yüzünü bana dönüp,  silahına davranacağını düşünmüştüm. Yaklaştıkça aracı  ve onu süren sivil polisi değil, onun gözlerini gözlerimle takip etmiştim. Yok, bana değil bakmak, koca kaldırımda kimse yokmuş gibi davranmıştı. Oysa, bütün bir mahalle, mahallenin dışarıda oynayan çocukları, evlerinin balkonunda çamaşır seren kadınları, ve saatin gösterdiği o öğlen sonu, sokak köpekleri ve kediler sanki olacakları bilir gibi geri çekilmişlerdi. Gökte uçan tek bir kuş bile yoktu.  Beyaz toros tam benim hizama gelmiş ve hazır vaziyette bekleyen ben yokmuşum gibi, gözünü yoldan ayırmadan, süzülüp toplum polisine doğru aracını sürüp gitmişti. Ve ben bir düelloda  ilk hamleyi rakibine bırakan olarak kala kaldım orada. Eminim, benim kaldırımda öyle hazır vaziyet duruşumdan, zedelenmiş onurumdan çok, kendinde gövde bulacak ölümünü gördüğü için çekip gitti, kim bilir…

12 Eylül’den bir yıl sonra yakalanmış, müebbet ceza almış, 91’de dışarı çıkmıştım. İstanbul’da onca yıl yaşarken, kaval kemiğimin acısını hayatımın en dibine itmiştim.

İstanbul’dan göçüp Bodrum’da Demir doğrama atölyesi kurmuştum. O kıyı kasabasında balkonlara korkuluk, merdivenlere tırabzan, bahçelere kapı yapmıştım. Kaval kemiğimin acısı gittikçe sararan bir fotoğraf gibi duruyordu. Nefret giymemiş, kin tutmamış, eski bir yara izi gibi alışkanlıkla taşımıştım. Onurum olgun bir üzüm salkımı gibi sallanıyordu dalında. Ben aslında bir asmaydım Ege’nin o kıyı kasabasında…

Bir bankanın tadilat işlerini yapan Artvinli bir arkadaşımla tanışmış, onun demir işlerini yüklenmiştim. Türkiye’nin bir çok il ve ilçelerinde eskiden soymaya çalıştığımız bankalara kasa daireleri yapmış, çelikle güçlendirmiştim. Ve günü gelmiş, yolum Elazığ’a düşmüştü. Bir devrimci olarak terk ettiğim kente, bir demirci olarak geri dönmüştüm…

Elazığ’a iner inmez kaval kemiğim hatırladı acısını ve onurum yaladı yarasını bir hayvan gibi. Ben yine de atları suya götürdüm eski bir süvari olarak. Arkadaşlarımdan çok azı kalmıştı geride. Mezarları her ziyaret ettiğimde, kendime eksik dönmüş, hüzün içimde dörtnala koşmuştu. 

12 Eylül’de de bir işkencehane olarak çalışan Trafik Büro Amirliği ‘devletin devamlılığı’ gibi yerli yerinde duruyordu. Mehmet Ağar Polis Okulu açmış, o okula faşistleri besleyen kesimlerden doldurarak ‘kendinden bekleneni’ eksiksiz yapmıştı. İşçilerimden öğrendiğim kadarıyla, genelev kapatılarak fuhuş tüm kente bulaştırılmıştı.

Banka tamir ederek Türkiye haritasında yolculuk yapıyorduk. Yolumuzun Muğla’nın Yatağan ilçesine düşmüştü.  Kaval kemiğimin acısının gelip, onca yıl sonra, 2008 de Yatağan’da beni bulacağını nerden bilebilirdim ki…

Bir gün, şantiye şefimiz bana:

-‘Bir polis emeklisinin, Muğla–Yatağan yolu üzerinde içkili bağ evi var. Onun çatısında tadilat işi varmış, bizden yardım etmemizi istedi, yapar mısın?’ diye sormuştu.

– ‘Git oradan, banka tamir etmem yetmiyormuş gibi, bir de polise mi iş yapacağım…’ demiş ve atmıştım bir kenara. Bir öğlen paydosunda, on, on beş işçi ile birlikte yemekten sonra çay ve sigara molası vermiştik. Canlı canlı yolunmuş bir kaza benzeyen biri gelmiş ve şantiye şefimiz gülümseyerek, bana:

– ‘Bağ evi olan polis emeklisi budur’ deyince. Derdini sormuştum. Oralı bir polis emeklisi olduğunu, Bağ evinde açtığı içkili lokantada Rus kadınları çalıştırdığını, zaman zaman polis baskınları olduğunu. O baskınlarda, o kadınları saklamak için, çatıda gizli bir bölmeye ihtiyaç duyduğunu…’ söylemişti.

-‘Hem polis emeklisisin, hem de polisten gizli işler çeviriyorsun. Devlet katından beslene beslene bu ahlakı mı kazandın? Demiş ve bozmuştum.

Elazığ Emniyetinde özel tim olarak çalıştığını, civar illerde çeşitli operasyonlara katıldığını  söylemişti. Köyünden alınıp Karakoçan’da işkence edilerek, Perisuyu’na atılan, Mustafa Şahin’in öldürülmesinde parmağının olup, olmadığını sorunca,  olmayan rengi ve benzi atmış, iyice insandan çıkmış mahlukat olmuştu…

Ona, şantiyedekilerin de can kulağıyla dinlediği, yukarıda anlattığım kaval kemiğimin öyküsünü anlattım ve Elazığ Birinci Şube Müdürü’nün makam şoförünü tanıyıp tanımadığını sormuştum. Özel timden emekli polis devleti sattığı gibi tanıdığı meslektaşını da hemen orada satmıştı.  O polisin Yatağanlı olduğunu, emekliye ayrılıp, oraya yerleştiğini, çok kilo aldığını, istersem, beni ona götüreceğini söylemez mi… Dinleyen işçiler dahi, hepimiz hayrete düşmüştük. Bir de dönüp devlet alışkanlığıyla bana: ‘Peki, yaptıklarından Pişman mısın?’ diye sormaz mı?.. bağırarak kendisine, Olsa yine… asıl sen bunca kirli iş yaptığına pişman olmalısın…’ demiş ve öyle bir s*ktir çekmiştim ki, bizi dinleyenlerin de rengi benzi atmıştı…

Onurum, kaval kemiğim ve onun acısı benimle yaşayıp gelmişlerdi o güne. Kimsenin görmediği ve kimsenin duymadığı bir biçimde içimde bir araya gelmiş, kin ve kindarlıktan değil, insan kalmaktan bahsetmiş, özür dilemiştim kaval kemiğimden.

Ey devlet katında oturanlar! Siz aradınız, buldunuz ve vurdunuz bizleri…

Bizler de size benzeseydik eğer, en azından işkencecileri arar, bulur hesep sorardık… Bu vicdani duruşumuzu öpün ve başınıza koyun. Çünkü bu ülke devlet şiddeti ile, çıkar ve yolsuzlukla bir arada tuttuklarınızın ülkesi değildir sadece; Bu ülke, bin bir neden ve biçimle öldürdüklerinizin, içeri alıp işkence ettiklerinizin, on yıllarca haksız yere cezaevlerinde yatırdıklarınız, idam sehpalarını kurduğunuz ve o gecelerin  sabahına son sözlerini bırakanların, yurdundan sürülmüş ve dağılmış ailelerin, başka ülkelerde yaşamaya mecbur bırakılan binlerce mültecinin de ülkesidir aynı zamanda. Eğilin ve öpün acılarımızdan!..

Bu haber 584 kere okundu
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
3 gün önce
38 gün önce
80 gün önce
94 gün önce
108 gün önce
121 gün önce
129 gün önce
135 gün önce
157 gün önce
164 gün önce
191 gün önce
213 gün önce
345 gün önce
359 gün önce
401 gün önce
444 gün önce
493 gün önce
520 gün önce
535 gün önce
577 gün önce
626 gün önce
738 gün önce
766 gün önce
773 gün önce
794 gün önce
801 gün önce
815 gün önce
829 gün önce
850 gün önce
1266 gün önce