Lütfen bekleyin..

Ali Çatakçın

Toplumsal hafıza olarak soykırım

24 Kasım 2020, 18:43

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde insanlığa karşı işlenmiş suçlar sonucu yaşanan toplumsal travmalar bütün ağırlığıyla sürerken, soykırım belgeleri resmi tarihin arşiv hapishanelerinde tutuluyor.

Osmanlı’nın dağılma döneminde gerçekleştirilen Ermeni soykırımının (Devlet eliyle planlı ve uygulamalı ilk soykırımdır) gerçekleşmesinde rol alan kadroların bir kısmı daha sonra yeni Türk devletini kurdular. İttihat ve Teraki’nin tamamlayamadığı etnik temizlik, Cumhuriyetin kurucu kadroları tarafından devam ettirilmiştir. Kürt soykırımı, Laz, Rum ve diğer azınlıkların katliamı Cumhuriyet dönemi ve başında olan devlet teşkilatının icraatı sonucu gerçekleşmiştir.

Ermeni soykırımını gerçekleştiren kadrolar, Cumhuriyet dönemiyle birlikte Kürt soykırımını devletin temel politikalarından biri olarak önlerine koydu. Koçgiri ve Zilan’la başlatılan soykırım harekatı, Dersim Tertelesi ile, Kürdistan’ın işgal edilmemiş bir karış toprağının kalmadığı, tarihte ilk defa Kürdistan’ın haritadan silindiği, Kürtlerin statüsüzlüğe mahkum edildiği bir süreç seklinde devam etmiştir.  

Dersim Tertelesi, Cumhuriyet tarihinin en karanlık ve en barbar eylemlerinden biridir. Seksen yıl kamusal tartışma alnının dışında tutulan  Kürt soykırımının son halkası olan Dersim Tertelesi, devlet partilerinin siyasi çekişme malzemesi haline gelince (Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde CHP’ye ‘Dersimde 50 bin insan katlettiniz’ çıkışı), kamusal alana taşındı.

Dersim Tertelesi, başta Dersimli Kürtler, genel olarak Kürtler, Türk ve Türkiye’nin diğer halkları için sosyal bellek ve yüzleşme sorunsalı olarak bütün yakıcılığıyla duruyor. Bu sorunla yüzleşememe toplumu derin travmatik bunalımlara mahkum ederken, işlediği suçla yüzleşemeyen devleti ise, seri bir katil misali, suç ajandasını zenginleştirerek, yenilerini ekleyerek devam ettirme  cesareti vermiştir. 

Bu yüzleşmenin nasıl gerçekleşeceği sorusu bütün aciliyetiyle ortada dururken, “neden yüzleşilemiyor’’  sorusuyla işe başlamak gerekiyor. 

Sorunun orta yerde kalmasında iki önemli faktör rol oynuyor. Biri suçlu sıfatındaki devletin tarihi gerçekleri karartması, ikincisi ise toplumsal duyarsızlık sonucu oluşan kolektif hafıza. Toplumsal duyarsızlık hem devleti yeni suçlar işlemeye cesaretlendiriyor, hem de devletin işlediği suçları toplumsal bir ‘ortaklık’ profiline kavuşturuyor.

Dersim Tertelesi ve devlet merkezli ya da devlet eliyle insanlığa karşı işlenmiş bütün suçları ortaya çıkaracak yeteri kadar entelektüel çalışma ve ortaya çıkarılan belgeler mevcuttur. Devletin arşivlerinde gizli tuttuğu belgelerin çoğu ifşa edilmiş durumda. Eksik olan, yapılan çalışma ve ortaya çıkarılan belgelerin toplumsal hafızanın değişmesinde yeterli etkiyi gösterememesi.

Toplumsal hafızanın köklü değişime uğraması, gerek Ermeni soykırımı, gerekse Kürt soykırımının kimin tarafından niye ve kime karşı niçin yapıldığı sorularıyla hesaplaşmakla mümkündür. Toplumun hafızası devlet tarafından yönlendirildiği ve toplum bu yönlendirilmeyi kabul ettiği sürece, ne suç faili işlediği suçla yüzleşir, nede failin yeni suçlar işlemesinin önüne geçilir.

Connerton’a göre bireysel ve toplumsal bellek geliştirmenin zorluklarından biri, yarattığımız ve kabul ettiğimiz farklı belleklerin olduğunu kabul ederek işe başlamak. Anımsama fiili ya da bellek yaşanmış sosyal ve toplumsal olayların içinde biçimlenir. Bu açıdan da çeşitlilik gösterir. Halbswachs, “bireylerin anılarının toplumsal bir gruba üyelikleri yoluyla, özellikle de akrabalık, dinsel aidiyet ve sınıfsal bağlantılarıyla belleklerinde bir yerlere yerleştirdiklerinin ve anımsayabildiklerinin toplamı olduğunu’’ söyler. 

Halbwachs toplumu bellek ve hatırlamanın öznesi olarak kabul eder. Assmann ise bellek ve hatırlamanın öznesi olarak bireyleri öne sürer. Fakat bireyi var eden toplumsal kollektifi de kabul eder. Zira Assmann’a göre toplumsal bellek, onu taşıyanlarla birlikte vardır. Bu bellek taşıyıcıları olmadan gelişi güzel devredilemez. Bu karakterinden ötürü sadece somut mekan ve zaman değil, aynı zamanda somut kimliktir. Toplumsal zaman ve mekan kavramları da topluluğun değerlerle yüklü yaşam bağlamı içindeki iletişim biçimleriyle oluşur. Bunun için, “Bilinç demek, bellek demektir’’ der.

Diğer bir ifadeyle anlatılanın manipülasyonu ideolojinin iktidarı, tahakkümü haklı çıkartma söylemine dönüştüğü yerdir. Bilindiği gibi tahakküm sadece fiziksel zorlamadan oluşmaz. Öyle ki tiranın bile baştan çıkarma ve tedirgin etme girişiminin sesi olacak bir retorikçiye ve tabi onların rızasını almaya gereksinimi vardır. (Ricoeur)

Bellek, zaman aralıklarını aşarak geçmişin, şimdi olarak yaşanmasını mümkün kılar. Süre, bütünsellik içinde sezgisel olarak korunurken bitmeyen bir akışı, sonu ve sınırı olmayan, sadece kendi kendisiyle tanımlanabilen bir sürekliliği ifade eder.

Bir belleğin görünürlüğü ve kabulü aynı zamanda bu belleği taşıyanların gücüne koşulsuz bağlıdır. (Traverso) Belleğin bu yapısı kaçınılmaz olarak kimlik mücadeleleri ile paralellik oluşturur.
Mekan ve bellek kavramı üzerinde bilimsel çalışmalar yürüten Fransız düşünür Nora’da bellek ve tarih Connerton ve Nitzsche’ye göre eş anlamlı değildir. Bellek her zaman yaşanan yaşamın bizatihi kendisi. Nora tarihi geçmişin tasavvuru, bellek ise şimdiki zamanda yaşanan güncel bir olay olarak ayırmakta.

Türkiye’de son yüzyılda sistem eliyle gerçekleştirilen  büyük toplumsal katliamlar ve etnik soykırımlara ilişkin bizde oluşan bellek, bu katliam ve soykırımlardan kurtulanların sayesinde mümkün olmuştur. Çünkü yaşanan tarihle oluşan bellek arasında bir tanıklık var olmuştur. Düşünür Agamben, Lewental’dan şu çarpıcı aktarmaları yapar. “Lewental Auschwitz’den kurutuluşundan on yedi yıl sonra, lll. Krematoryumda kaldığında bir yerlere gömdüğü birkaç sayfalık notu bulup çıkarmıştır. Yidişçe yazılan bu notta “Nasıl ki orada olanlar hiçbir  insan tarafından tahayyül edilmezse bizim başımızdan neler geçtiğini herhangi birinin tam olarak ifade edebilmesi de düşünülemez. Tarihçilere pek iş bırakmayacak bir avuç insanız biz.’’ 

Bellek, toplumsal travma, hatırlama, yüzleşme ve sonunda karşılıklı af etme zinciri olarak ifade edilebilir. “Af etme’’ talebi, travmanın mağdurları için çok ağır bir özveri. Çocuğumuzu, ailemizi, akraba, tanıdık ve toplumumuzu yok eden bir katili bağışlamak elbette kolay değil. Buna rağmen, suçlunun samimi bir şekilde suçuyla yüzleşmesi, bağışlanma toleransından yararlanmasının ilk adımdır.

Traverso, “Adaletle bellek elbette özdeşleştirilemez, ama çoğu zaman adaleti yerine getirmek, belleğe de adalet uygulamak anlamına gelir. Adalet bütün bir yirminci yüzyıl boyunca kolektif bir tarih bilincinin oluşumunda önemli bir unsur olmuştur’’ der.

Ricoeur, “Kötülükler, ona maruz kalanlar için anlatılamayacak acılardır. Yahudi soykırımı, Ermeni soykırımı ya da Dersim Tertelesi’nde kurtulanların hikayesini dinlemek bile katlanılamazdır’’ der.

Dersim Osmanlı dönemi belgelerinde tam otonom bir bölge. Ayrıca Osmanlı baskısından kaçanların sığındığı bir sığınak yeri.

Dersimliler inanç kimliklerinden ötürü, Osmanlı  şeyhül-İslamı tarafından “rafızı-I-mezhep’’ yani Ebu Bekir ve Ömer’in halifeliğini kabul etmeyenler olarak anılmıştır. Bu politik yaklaşım Osmanlı dönemi ve Cumhuriyet döneminde (Cumhuriyet döneminde buna etnik kimlikte eklenerek) Dersim için hazırlanan bütün raporlarda açıkça ifade edilmiştir. 

Osmanlı döneminde Dersimi düşman olarak kotlayan Reya Haq inanç kimliğine, Cumhuriyet döneminde etnik Kürt kimliği de eklenmiştir. Dersimin kimlik düşmanlığı, devletin sürekliliği gereği, sürekli kılınmıştır.
Belgelerle Dersim Tertelesi

Osmanlı dönemiyle başlayan Dersimi ıslah raporlarının kronolojik sıralaması şöyle:

Müfetiş Müşür Şakir Bey ve 4. Ordu Komutanı Zeki paşanın 1896’da (Jandarma Genel Komutanlığı-JGK 2000:162-164), Şakir Paşa’nın 1899’da (JGK 2000:165-166), Mutasarrıf Mardini Aydın Bey’in 1903’de (JGK, 2000: 162-164), Mutasarrıf Celal Bey’in 1903-1906’da (JGK 2000:221-222), Elazığ Valisi Cemal Bey’in 1926’da (JGK 2000:226-229), Halis Paşa’nın 1930’da (JGK 2000:242-250), Genelkurmay Başkanı Feyzi Çakmak’ın 1930’da (Hallı,1972: 351-352), JGK 1932’de (JGK, 2000:60-70) hazırladığı ayrıntılı raporlarla düşman unsur olarak Kürt ve Alevi Kızılbaşlık kimliğinin altı çizilmiştir. 

Bu raporlardan Zeki Paşa tarafından hazırlanan, devletin Dersim’e planlı olarak yönelişini göstermesi açısından önemlidir. Orada, “Aleviliğin en kötü ve tefrika değer cephesi Türklükle aralarındaki derin uçurumdur. Bu uçurum Kızılbaşlık itikadıdır’’ der.

Türk devletinin işlediği insanlık suçlarıyla yüzleşmesi mümkün mü? Belki çok uçtan bir cevap olur, ama hayır! 

Suç işleyen devlet, şayet işlediği suça toplumu da ortak etmişse, o kendisini işlenen suçun tek faili olarak görmez. Bu suça ortak ettiği toplumun desteğine dayanarak işlediği suçu inkar ettiği gibi, yenilerini işlemekten de imtina etmez. Böyle durumda bütün travmanın yükü mağdurun sırtında kalıyor. Bu açıdan Türkiye’de devletin kıyım ve soykırım mağduriyetini yaşayan tüm etnik ve inanç kimliği mensuplarının itiraz ve yüzleşme gerekçelerini bir potada birleştirip, soykırımcıya karşı ortak mücadele cephesi oluşturmaları gerekiyor. 

Egemen ulusun aydınları, demokratları, entelektüelleri, liberalleri, sol sosyalistleri bu cephenin ön saflarında olmalıdır. Bu, hem tarihi sorumlulukları gereğidir, hem de soykırımcı merciyi suçu ile yüzleşmeye zorlayacak toplumsal tepki ve ortak toplumsal hafızayı oluşturmak açısında elzemdir.

Bu haber 78 kere okundu
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
343 gün önce
610 gün önce
695 gün önce
1380 gün önce
1451 gün önce
1529 gün önce
1720 gün önce
1898 gün önce