Lütfen bekleyin..

Ergin Doğru

CUMHURİYETİN DİNİ (1. Bölüm)

01 Mart 2017, 16:55

Cumhuriyetin kuruluş sürecinde M.Kemal’i destekleyen Bektaşi-Aleviler, daha cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren inkar politikasına maruz kalmıştır. Alevi dergahları kapatılmış, Alevi köyleri baskı altına alınmış, cem ayinleri suç sayılmıştır.

*ERGİN DOĞRU

Osmanlı İmparatorluğu içinde yer alan çeşitli etnik ve dini grupların, Avrupa’da açığa çıkan milliyetçilik dalgasıyla hareket ederek, birer ulus kurma girişimini takiben ortaya çıkan ve sınırları misak-ı milli olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyeti, ulus devlet olarak kazandırdıkları ve kaybettikleriyle tartışılmayı hak etmektedir.

Zira günümüzde devam eden, tekçi, oligarşik yönetim zihniyetinin köklerini, yakın dönem tarihinin belirleyici süreci olarak Cumhuriyet boyunca bulmak mümkündür.

Osmanlı İmparatorluğu, değişen dünya gerçekliği içerisinde kötü yönetim, bozulan ekonomi ile açığa çıkan milliyetçilik ve ulusal kurtuluş hareketlerinin baskıları sonucu 19. yüzyılda çöküş sürecine girmiştir.

Restorasyon süreci olarak adlandırılan 1839 Tanzimat Fermanı, yine 1856 Islahat Fermanı, 1876- 1908 I. ve II. Meşrutiyet ile askeri ve idari alandaki kimi düzenlemelerle krizden çıkmanın yolları aranmış, ancak, Osmanlı’nın çözülüşü engellenememiştir. Askeri ve sivil bürokrasinin ağırlıkta olduğu Almancı çizginin etkin olduğu İttihat ve Terakki’nin müdaheleleri ise çöküşü engellemek bir yana daha da hızlandırmıştır.

I. Paylaşım Savaşı sonrasında yenilgiye uğrayan Osmanlı’nın yönetici kadroları arasında M.Kemal ve arkadaşları, gelişmeleri doğru analiz etmiş, İttihat ve Terakki’nin ulus-devlet anlayışını ve zihniyetini devam ettirerek yeni bir mücadele süreci başlatmış ve çöken imparatorluktan yeni ulus devletle çıkmayı başarmıştır.

Bu çıkışın arkasında yatan en önemli etken, dağılan imparatorluk gerçeği kadar halk gerçekliğinin tespit edilmiş olmasıdır. “1920 ruhu” denilen halklara dayalı yaklaşım, asker ve sivil bürokrasinin yoğun yer aldığı, toprak feodallerinin ve dini grup önderlerinin desteklediği, Kürt, Çerkez, Laz vb. etnik kimliklerle bütünleşmeye gidilen yeni devletin karakteri olarak öne çıkmakta. Ancak yönünün ne olacağı ise daha sonraki yıllarda netleşecektir. Kurucu meclis olarak kabul edilen 1920 Meclisi ve onun görüşünü yansıtan 1921 Anayasası ile 1923 sonrası meclisler ve o meclislerin kabul ettiği anayasalar arasındaki çelişkiler ve zıtlıklar, iki farklı politikayı ve yaklaşımı somutlamaya yetiyor.

1923 öncesi yaklaşım

Kurucu mecliste (1920-23) yüzde 17 civarındaki din adamı ora- nı, (1923-27) meclislerinde yüzde 7’ye düşmüştür. Yine 1920-23 meclisinde Lazistan, Kürdistan vb. isimlerle vekillikler adlandırılırken sonraki meclislerde böyle bir tanımlamaya yer verilmediği gibi, isimlerin kendisi de bizzat yasaklanmıştır. Lozan Antlaşması sürecinde, 72 Kürt mebusun Meclis’e ulusal kıyafetler ile gelmesinin bizzat M. Kemal tarafından istendiği biliniyor. (….) http://www.radi- kal.com.tr/ Hür Ayşe…26.07.2105

Samsun’a çıkışı sonrası gerçekleştirilen Amasya Tamimi ile onun devamı olan Erzurum ve Sivas Kongreleri sürecinde kullandığı dil, örneğin, Kürtleri kabul edip kendilerini yönetmeye kadar hak tanınması ifade edilirken, dini temsilcilere çektiği telgraflarda “ülkenin işgal altında olduğu, din ve halifeliğin elden gittiği İslam için mücadele” söylemlerini öne çıkarılmıştır. Tüm bu yaklaşımlar Lozan sonrasında tam aksi bir yöne evrilmiştir.

Cumhuriyetin ilanı sonrasında, Kürtlere inkar ve imha siyaseti reva görülürken; çok değer verilen hilafet kaldırılmış, tekke ve zaviyelerin kapatılmış, Tevhid-i Tedrisat vb. kanunlarla din yaklaşımı da farklılaşmıştır.
Bariz olarak gözüken, Cumhuriyet kadrolarının söylem ve pratik arasındaki farklılaşmanın, çelişmenin kuruluş ve sonrasında arttığı gerçeğidir.

‘Tek’leşmenin ilk adımı Türkçülük

Yeni cumhuriyetin ideolojik kimliği irdelendiğinde, öne çıkan olgular millileşme, medinleşme ve sekülerleşmedir. Osmanlı ümmetçiliğinin din eksenli yaklaşımı yerine, yeni kurulan cumhuriyetin yaklaşımı Türkçülük olmuştur. İslam araçsallaştırarak, ihtiyaç duyduğu anlarda kullanılan Cumhuriyetin kendini oturttuğu ana eksenin Türkçülük olması tesadüf değildir. İttihat ve Terakki döneminde kökleşen Türkçülük fikri, cumhuriyetin oturtulduğu temel ideolojik çizgi olmuştur. İttihat ve Terakki kadroları ve aydınların üzerinde derinleştiği “Adriyatik’ten Çin’e Türkçülük” olarak ifade edilen Kızıl Elmacılık, cumhuriyet dönemi uygulamalarıyla kalıcı hale getirilmiştir.

Lozan’a giden süreçte, kurucuların kafasında Türkçülüğün olduğu, bizzat M. Kemal’in söylemleri ile kuruluş sürecindeki çalışmalarda da görmek mümkündür.

M.Kemal bir açıklamasında, “milletin varlığını sürdürmesi için bireyleri arasında düşündüğü bağı, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş yani millet din ve mezhep bağı yareni Türk milliyeti bağıyla bireylerini toplamıştır.” (5 Ekim 1925)

Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin Sivas Kongresi’nde kabul edilen tüzüğünün amaç kısmında (7/2);“Hilafet ve saltanat makamlarının kurtarılması ve milli iradenin tahkim kılınması” vurgusu yapılırken, 15-23 Ekim 1927 tarihin- de kabul edilen tüzükte ise “Ulusun unsurları” konu edinilen 5. maddede, “Vatandaşlar arasında en kati rabıtanın dil birliği, his birliği, fikir birliği olduğuna kanı olarak Tür dilini ve Türk kültürünü bi hakkın tamim ve inkişaf ettirmeyi ve bütün şuabatı (şubeler) faaliyette bu esası mevkii itibar ve meriyette bulundurmayı ve vazedilecek kanunların vilayeti ammesini ve her ferde aynen tatbikini umde-i esasiye olarak takdir eder” ifadesi dikkat çekiyor.

Görüleceği üzere, 1920 ile 1923 sonrasındaki anlayış farkı çok barizdir. Cumhuriyetin millileşme (Türkleşme) anlayışı Lozan’da kazanmıştır demek yanlış olmaz. Lozan sonrası otoriterleşme ve Türkleştirme çabalarını arttırdığını, görüyoruz.

Bu dönemde yaşanan Koçgiri, Şeyh Sait direnişleri, Türkleştirme ve otoriterleşme siyasetini hızlandırma gerekçesi yapılmıştır.

İttihat ve Terakki’nin pantürkist anlaşıyı cumhuriyeti adeta esir almıştır. İttihatçı kadroların önde gelen isimlerinden ve Türkçülük fikriyatının kökleşmesi için çalışmalar yapan Ziya Gökalp, “Türkçülüğün Esasları” adlı yapıtında, Osmanlı kimliğinden Türk kimliğine geçişin öne- mini vurgular ve Osmanlı olmak ile Türk olmak arasında açık bir ayrım koyar. Gökalp’in bu fikirlerinin Lozan sonrası egemenler tarafından “Türkleşme, Modernleşme, Sekülerleşme” şeklinde uyarlanarak uygulanması yeni cumhuriyetin etkilenme kaynaklarına işaret eder.

1927-1938 yılları arasında katı ırkçılık boyutunda sürdürülen Türkçülük fikri, cumhuriyetin karakteri olmuştur. Türk Tarih Tezi ve “Güneş Dil Teorisi” ırkçılığın bilimsel kılıfla gizlenme yaklaşımıdır. “Ne mutlu Türküm diyene”, “Türk, övün, çalış, güven”, “Vatandaş Türkçe Konuş” vb. ırkçı sloganlar bu yaklaşımın somutlaşmış ifadeleridir.

Bu dönemde kurulan ve “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasının yürütücüsü Türk Ocakları Başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’in,“Ana- dolu Rumları Türk menşelidir” veya “Karıştıklarımızı kendimize benzet- meliyiz” ifadesi ile dönemin bakanlarından Mahmut Esat Bozkurt’un “Bu topraklarda yaşayan milletin adı Türktür. Bunun dışındakilerin tek gö- revi Türk milletine hizmet etmektir” sözleri, ırkçı faşizmin vardığı boyutu gösterir. https://tr.wikipedia.org/ wiki/Türk_Ocakları

Dönemin tek partisi, CHP(- CHF)’nin tüzükleri de bunu doğruluyor. 1923 tüzüğünün 3., 1927 tüzüğünün 5. 1931 tüzüğünün 7/4 ve 1935 tüzüğünün 9/4 maddelerinde partiye üyelikte, “Türkçe bilme ve Türk kültürünü benimsemiş olma” koşulu aranmıştır.

Güneş Dil Teorisi’nde, yer alan “Türklerin eski anavatanı olan Orta Asya insan uygarlığının beşiğiydi. Türkçe ise bütün dillerin anasıydı. Kürtler Türkçeyi unutmuş, Turani kökenli bir aşirettir.” bakışı, cumhuriyet tarihi boyuncu görmek mümkündür.

Benzer yüzlerce örnek verile- bilir. 1950’lere varan süreç bu anlamıyla devletin kuruluş zihniyetinin Türkçülük ayağının tamamlanması olarak görülebilinir.

Cumhuriyetin tekçi anlayışa dayalı Türkçülük esası üzerinden kurgulanmasının, iç-dış konjonktürel gelişmelere bağlı olduğu gerçeği kadar, yönetici sınıfın zihni dünyasıyla da ilişkili olduğunu unutmamak gerekir.

Bu zihniyet demokratikleşme- ye değil, baskıcı otoriter zihniyete faşizme yatkındır.

Bizi bu yoruma götüren en temel faktör, 1923 kadar zorululuktan kaynaklı demokratik görünümün 1923 sonrası özüne dönmüş olması- dır. Asker ve sivil bürokrasi, ittihatçılarca tohumları atılan pantürkist Kızıl Elmacı projeyi hayata geçirme hayallerine devam ettirmişlerdir.

Cumhuriyet ve önderi M. Kemal şahsında açığa çıkan pragmatizmin görüleceği alanların başında dine yaklaşım gelmektedir.

İkinci ‘tek’leşme: Sunni-Hanefi İslam

Tarih boyunca Türk devlet geleneğinin yönetim bazında bas- kın karakteri olan din Selçuklular, Osmanlılar döneminde başat bir rol oynamıştır.

‘Tek din, tek dil, tek ırk’a dayalı oligarşik cumhuriyetin demokratikleşmesi ve gerçek anlamda eşitlikçi, özgürlükçü bir cumhuriyete evrilmesi, cumhuriyetin kuruluş süreci ile doğru temelde yüzleşmek hesap- laşmak ve hakikata ulaşmakla mümkündür’’

Osmanlı’dan ulus-devlet olarak formatlanan Cumhuriyetin inşasına geçildiğinde, egemen sınıf olarak M. Kemal ve arkadaşlarını sığındığı ilk liman da din olmuştur. Kurucu kadronun cumhuriyet şekillenmesinde ideolojik çerçeve olarak belirlediği “Türkleşme, medenileşme, sekülerleşme” anlayışı tıpkı Türkleştirme sürecinde olduğu gibi sekülerleşmeyi de Türk tipi gerçekleştirmeye girişmiştir.

Bu haber 302 kere okundu
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.