Lütfen bekleyin..
Munzur Haber / Akın Birdal; Sarı Zarf 50 yıllık öyküm

Akın Birdal; Sarı Zarf 50 yıllık öyküm

17 Ekim 2018, 20:19

„Türkiye’nin 50 yılına bu kitapla ayna tutmak istedim. Bir bellek yenilenmesi saikiyle hazırladım. 50 yıldır kurguladığım ve hep yazmak için fırsat kolladığım ve yapamadığım bir şeydi. Aslında biraz da susturulmuş bir toplumun dili, sözü ve vicdanı olsun istedim.“

FİLİZ DENİZ / FRANKFURT

İnsan hakları aktivisti, siyasetçi ve yazar Akın Birdal’ın son kitabı ‘Sarı Zarf’ Frankfurt Kitap Fuarı’nda okurlarıyla buluştu. Birdal, yaşam öyküsünü kaleme aldığı kitabı için „Türkiye’nin 50 yılına bir ayna tutmak istedim ve bir bellek yenilenmesi amacıyla yazdım“ diyor. Bütün bir yaşamı bir kitaba sığdırmanın mümkün olmadığını belirten Birdal, ‘Sarı Zarf’ın „susturulmuş toplumun dili, sözü ve vicdanı“ olmasını arzu ediyor.  Akın Birdal ile fuar kapsamında geldiği Frankfurt’ta kitabını, mücadeleyle geçen hayatı ile tanıklıklarını, günümüz Türkiyesi ve çıkış yolunu konuştuk.

Son kitabınız ‘Sarı Zarf’ Frankfurt Kitap Fuarı kapsamında Almanya’daki okurlarla da buluştu. Önce isterseniz geçmişe ışık tutan kitabınızı kaleme alma fikriyle başlayalım.

‘Sarı Zarf’ aslında Türkiye’nin 50 yıllık hikayesi ve bir bellek yenilemesi. Unutmaya karşı bir bellek oluşturması. Aslında ülkede sarı zarf kötü şeyler çağrıştırır. Çünkü kötü bir haberin elinize ulaştırılmasıdır. İşinize son verilmesidir, sürgün ve benzeri olumsuz şeylerdir.

Ama bizim hikayemizde sarı zarf 1915 yılında Kırım’da Çar’ın zulmünden kaçan dedem ve arkadaşlarının öyküsüyle başlıyor. Dedem dört arkadaşıyla Kırım’dan kaçarken, Anadolu’ya geliyor ve Niğde’de kalıyor. Arkadaşlardan ikisi Niğde’de kalıyor, ikisi Adana’ya gidiyor. Bunlar evliler ve çocukları var. Ya çocukları da getiririz ya da geri döneriz umuduyla geliyorlar ama ne geri gidebiliyorlar ne de çocuklarını getirebiliyorlar.

Uzun bir süre sonra oradaki yakınlarından olduğunu düşündüğümüz bir sarı zarf geliyor. Kırımlı Habibullah adına. Postacı da göçmen. O nedenle göçmenlerin hüznünü ve sorunlarını iyi biliyor. Postacı sarı zarfın adresine ulaşması için çok çaba gösteriyor. Bir ay kapı kapı dolaşıyor. Ama ne yazık ki başaramıyor. Ne Kırımlı Habibullah’a ne de onun yakınlarına ulaşamıyor. Çok sonraları ben bu sarı zarfın peşine düştüm. İki kez bu sarı zarfı gönderen yakınlarımızla buluşma fırsatı yakalıdım ama ikisi de gerçekleşmedi.

Sarı zarfın hayali iki kez kesintiye uğruyor…

Evet. Birincisi KÖY-KOOP döneminde oluyor; o dönem kır yoksullarının ekonomik ve demokratik mücadele örgütü KÖY-KOOP, Sovyetler Birliği ve doğu bloku ülkeleriyle ekonomik ve kültürel ilişkilere giriyor. Ben de KÖY-KOOP’un Niğde birlik başkanıydım. Aynı zamanda Eğitim, Örgütlenme ve Basın-Yayın Daire Başkanıyım ve ayrıca merkez yönetim kurulu üyesiyim.

Sovyetler’den bir heyet geliyor. Onlarla olan ilişkimiz sonucunda beni ve genel başkan yardımcılarını Sovyetlere çağırıyorlar. Moskova’ya davet ediyorlar ama bana Kırımlı ailemle buluşmam için özel bir program yapıyorlar. Ve ben 11 Eylül 1980 günü havaalanına gidiyorum. Moskova’ya uçmak için gidiyorum ama orada yurt dışı uçuşlarının iptal edildiği söyleniyor. Ben eve geri dönüyorum ve ertesi gün 12 Eylül darbesi oluyor. Sarı zarf hayali ilk olarak orada kesintiye uğruyor.

İkincisi, 1989’da yılında yaşanıyor. O dönem Sadun Aren’in başkanlığında Sosyalist Birlik Partisi’ni kuruyoruz. Partimizin Sovyetler Birliği’yle enternasyonal ilişkisi var. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri bizi davet ediyor. Sovyetler Birliği’nin Ankara büyükelçiliğinde yine aynı programı yapıyoruz. Beni ailemle buluşturacaklar ama bu kez de Sovyetler Birliği biz gitmeden bir hafta önce dağılıyor. Orada da darbe oluyor. İkisinde de hayalimiz gerçekleşmiyor.

Darbe diğer sonuçları bir yana sizin ailenizle buluşmanızı da engelliyor!

Evet, öyle oluyor. Sonra bu sarı zarf hayali benim içimde kalıyor ve büyüyor. 1980 darbesi sonrası bir yıl cezaevinde kaldıktan sonra 15 yıl ceza alıyorum. Bu durumda ya Türkiye’de kalıp 8 veya 15 yıl hapis yatmam ya da yurt dışına çıkmam gerekiyor. Arkadaşlarım bana yurt dışına çıkma olanağı sağlıyor ama aklıma sarı zarf geliyor. Gidip dönmemek ve geride kalanları getirememek var. Bu yüzden gitmiyorum.
Kitabın sonuna sarı zarfın imgesini, sarı zarf hayalini alıyorum.

Kitap özgürlük, adalet, barış, sevgi, özlem, ayrılık imgesiyle bitiyor. Bunlar ama bir yerde sizin yaşam renkleriniz. Öyle değil mi?

Evet öyle. Bu bir otobiyografi. Çocukluk, gençlik, üniversite yılları ve tabii çok önemli kesitler, anekdotlar var. Örneğin Ankara Ziraat Fakültesi Talebe Cemiyeti yönetimindeyim, aynı zamanda Niğde Gençlik Derneği Başkanıyım. Ziraat Fakültesi Talebe Cemiyeti’ndeyken anti-faşist mücadelede ’68 kuşağı olarak önemli etkinliklere katılıyoruz.
Örneğin ABD Dışişleri Bakanı Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs meselesi nedeniyle mekik dokuyor. Türkiye’ye geliyor, Ankara’ya ve biz öğrenci birlikleri olarak onu Ankara’ya indirmeme kararı alıyoruz. Ve gerçekten Esenboğa Havaalanı’na inemiyor. Bunun yerine Mürted Askeri Havaalanına iniyor. Biz havaalanından gelip ABD haber merkezi önünde eylem yapıyoruz ve gözaltına alınıyoruz. Kalabalık bir grubuz. Günlerce soğuk beton nezarethanede bekliyoruz.
Siyasal Bilgiler Talebe Cemiyeti Başkanı, sonradan milletvekili ve meclis başkanvekili olan Uluç Gürkan bize ekmek, peynir getiriyor. Birinci ve Bafra sigarasıyla birlikte.
Tabii herkes aç ve kuşlar gibi üşüşüyor. Benim yanımda oturan arkadaş kalkmadı. Ben yarım ekmek arasına peynir koydum ve ona verdim. Sonra da yanına oturdum. Yanına oturduğum o kişi Sinan Cemgil’miş. Dört gün Sinan Cemgil’le geçirdik. Adını biliyordum ama tanışmamıştık, orada tanıştık. Kitapta yazdım daha sonra katledildiği yere gittik. Oğlumun adı oradan geliyor; Sinan Cem. Onun ismini verdim.

Bu arada kızınızın da Evren sanırım…

Kızımın adı Evren ve darbeden önce vermiştim. O nedenle Mamak Cezaevi’nde arkadaşlar ya Akın ne kadar ileri ve öngörülüymüşsün de kızın adını Evren koymuşsun diye takılıyorlardı. Aslında kızımın adını Evren koyarken ikinci çocuğun adını Sel koyacaktım. Evren ve Sel olacaktı ama Sinan Cemgil’i tanıdıktan sonra Sinan Cem koydum.
Yine gözaltında olduğumuz bir gün ayağı kırılmış bir polis koltuk değnekleriyle iki polisin arasında geldi. Kendisine vuranı gösterecek. Baktı ve içimizden birini gösterdi. Onu alıp gittiler. Bir daha görmedim. O da Yusuf Aslan’dı…

O dönemlere ait önemli başka anektodlar var mı?

Bizim KÖY-KOOP deneyimi de çok önemliydi. Gerçekten tarım ve gıda anlamında kendi kendine yeterliydi. Biz bütün üretim girdilerini ortaklarımıza veriyoruz ve Almanya’dan traktör getiriyor, onlara serbest piyasadan daha ucuza veriyoruz. Sonra onların da ürünlerini halk pazarlarında aracısız tüketiciye ulaştırıyoruz. Yalnız ortaklarımıza değil bütün kamu emekçilerine, sendikalara, işçilere ulaştırıyoruz. Darbe olunca kapandı. Darbeden sonra dört arkadaş; Türkiye Mimar Ve Mühendis Odaları Başkanı Teoman Öztürk, Ege Ziraat Mühendisleri Bölge Şube Başkanı Çetin Selçuk ve TÖB-DER yöneticilerinden Necati Ayaz küçük bir bakkal dükkanı açtık. 20 metrekare. Ama açılacağı gün bizim hakkımızda gıyabi tutuklama kararı çıktı. Ben cezaevine girdim ve bir yıl sonra çıktım ve üç yıl da ben bakkallığı yürüttüm. Orada da ilginç anekdotlar var. O dönem Aziz Nesin’in Aydınlar başkaldırısı başladı. Cuntaya karşı Aydınlar Dilekçesi gündeme geldi. O süre içinde Aziz Nesin’le tanıştım ve ölünceye kadar demokratikleşme, özgürlük mücadelemiz birlikte devam etti.

Peki bakkal dükkanı? Sadece bir bakkal dükkanı mıydı?

Aslında bizim bakkal dükkanı ‘ne yapmalı?’nın akşam üstü küçük platformuna dönüşüyordu. Gelen arkadaşlarla ne olacak bu memleketin hali sorusuna yanıt arıyorduk. İnsan Hakları Derneği o süreçte kuruldu.

Tutuklu ve Hükümlü Mahpus Aileleri girişimi vardı. Darbede 650 bin kişi sorgudan geçti. 50 kişi idam edildi. 73 kişi işkencede öldürüldü. Anne babaların arayışıyla bizim aydınların arayışı kesişti ve 98 kişiyle İnsan Hakları Derneği’ni kurduk.
Derneğimiz evrensel; öznesi herkes olan, kimsenin diline, dinine, kimliğine, cinsiyetine bakmaksızın herkesin ve halkların hak ve özgürlükleri için mücadele başlattık. Ancak İHD’nin 1990 yılı genel kurulunda Vedat Aydın anadiliyle konuştuğu zaman dokusu demokrat ve muhalif olan İnsan Hakları Derneği ikiye bölündü.

Bu yüzden ayrışmalar mı yaşandı?

Evet, düşünebiliyor musunuz bu yüzden ayrıştık. Sonra 1992 kanlı Newroz’unda ki biz oradaydık ve tanıklık yapıyorduk. Ateş altında kaldık ve üç kez ölümden döndük. Ama hazırladığımız rapor kimi arkadaşlarımız tarafından bir devlet retoriğiyle eleştirildi. ‘PKK de kadınları, çocukları öne sürmeseydi’ gibi bir jargon kullandılar ve biz bu yaklaşımla insan hakları savunculuğu yapılamaz ve birlikte yürünemez, dedik. Orada da bir kopuş oldu.

1992 yılına kadar ben yöneticiydim ama ondan sonra dernek başkanı oldum. Vuruluncaya kadar başkanlık yaptım. Fakat TCK 302’den cezaevine girdim ve dernek başkanlığından ayrıldım. Daha sonra Ecevit-Clinton görüşmesi nedeniyle şartlı salındım ama 6 ay sonra yeniden cezaevine girdim. 2 yıl ceza almıştım ve bunlar da 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde yaptığım konuşmalardı. Konuşmamda sadece ‘Kürt halkı’ demiş olmamdan ötürü ceza verildi.

Cezaevinden sonra bölgedeki birçok ağır insan hakları ihlallerine tanıklık yaptık. Birçok trajediler yaşadık. Onları kitapta göreceksiniz. Sonra İstanbul’a taşındım. Uzun süre sağ elimi kullanamadım. Sol elimle yazmayı öğrendim. Ve cezaevindeki günceleri ‘Sol Elim/ Ulucanlar’dan Notlar’ ismiyle kitap haline getirdim. Sonra iki kitap daha yazdım. ‘Betula Öyküler’ ile Gündeme Bakış’ta yazdığım yazılarımdan derlediğim ‘Cansuyu’nu çıkardım.

Fakat son kitabınız ‘Sarı Zarf’ önceki kitaplarınızdan ayrışıyor…

Evet, ‘Sarı Zarf’ bir yaşam öyküsüdür. Benim 50 yıldır kurguladığım ve hep yazmak için fırsat kolladığım ve yapamadığım bir şeydi.  Türkiye’nin 50 yılına bu kitapla ben bir ayna tutmak istedim. Bir bellek yenilenmesi saikiyle hazırladım. Belki kitap bir kıvılcım olabilir ve alevlenmesi sağlanabilir. Aslında biraz da susturulmuş bir toplumun dili, sözü ve vicdanı olsun istedim.

İstanbul’un günlük koşturmacılarından sıyrıldım ve İzmir’e taşındım. İzmir çok rahat bir kent. Farklılıkların birbirini ötekileştirmeden birlikte yaşama kültürüne sahip bir kent. Örneğin; İstanbul ve Ankara öyle değil. Özellikle 15 Temmuz sonrası emin olun, Çengelköy’de oturuyorum, mavi gökyüzünü göremiyorsunuz. Posterlerden, afişlerden ve bayraklardan gökyüzünü göremiyorsunuz. Nasıl bir kutuplaşma oldu görseniz; ‘ya bendensin ya düşmansın ya bendensin ya teröristsin’ diye dayatıyor. İzmir rahat bir şehir ve bu yüzden oraya taşındım.

Kitapta yaşamınıza, yaşadıklarınıza dair her şeyi anlattınız mı? Ya da arkası gelecek mi?

Bütün yaşamı bir kitaba sığdırmak olası değildi. Bunu bir salon olarak düşünün. Daha sonra odalara gireceğim. Örneğin kır yoksullarının ekonomik, demokratik mücadele örgütü KÖY-KOOP dönemini anlatacağım. İkinci kitap ‘İnsan Haklarının Aynalı Odası’ olacak. Herkes aynalı odaya girsin ve kendisiyle yüzleşsin. Türkiye Cumhuriyeti tarihinden günümüzde değin insan haklarıyla bir yüzleşsin. Üçüncüsü ‘Bir Suikastin Anatomosi’; bana yönelik suikastin, devlet, kontr-gerilla yönünün açığa çıkması gerek. Ama bunu sanki adli bir vakaymış gibi geçiştirdiler. Türk İntikam Tugayı ilgili ve bütün dava dosyaları bende. Onları üçüncü kitapta yayınlayacağım.
Dördüncüsü 1999-2000 yılında Ulucanlar Cezaevi’nde kalınca DEP milletvekilleri ve PKK’li mahpuslarla kaldım. Onlarla yaptığım röportajları yayınlayacağım. Üç kadın ve on erkek gerillayla yaptığım röportajları da ‘Hevalin Kitabı’ olarak yayınlayacağım. Nadire Mater adında bir yazar arkadaşımız var. O savaşın bir tarafı olan 43 askerle röportaj yapmıştı (Mehmedin Kitabı). Savaşın bir de diğer yüzü var, heval yüzü. Ben de onu yazacağım. Beşincisi, mecliste bulunduğum dört yıl insan hakları, demokrasi, barış için çaba gösterdim. Uluslararası boyutuyla 12 klasör belge var. Bunların arasında çeşitli seçmeler yaptım, 3 klasöre indirdim. Meclis’teki İnsan Hakları çalışmalarımı yerel ve evrensel boyutuyla yazacağım. Ve 6’ıncısı bir roman olacak. Ömrüm vefa ederse ve okuyucular da benimle bu odaları gezmeye çıkarlarsa benim de böyle bir programım var.

Size yönelik suikaste dönmek istiyorum zira, ölümden döndünüz ve hayata tutunabilmek adına çok mücadele ettiniz. Öte yandan bu suikast girişimi ne ilk ne de son oldu. Bu politika devam ediyor. Hrant Dink öldürüldü, ardından Tahir Elçi…

10 Ekim ve Ankara katliamının yıldönümü. Ayrıca 11 Ekim’de eşimi kalp krizinden kaybettim. O katliamdaki şarapnel parçaları benim eşime de isabet etmişti. Ayrıca bu yıl İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 70. yılı. Benim de 70. yaşım. Ayrıca Sabahattin Ali’nin katledilişinin 70. yılı. Eğer 70 yıl önce Sabahattin Ali’nin katilleri bulunmuş ve bu yüzleşilmiş olunsaydı ne ondan sonrakiler ki, bu yıl köylü hareketinin önderlerinden ve ziraat mühendisleri hareketinin Çukurova bölge başkanı Akın Özdemir’in de katledilişinin 40. yıl, Aralık’ta onu anacağız, ne o ne başkası katledilmemiş olacaktı. Ape Musa katledilmemiş olacaktı. Vedat Aydın katledilmemiş olacaktı. Hrant Dink, Tahir Elçi katledilmemiş olacaktı. Suruç’ta, Lice’de, Ankara’daki katliamlar olmamış olacaktı. Bu nedenle bu katliamlarla, devletle ve bu ülkenin siyasi tarihiyle yüzleşilmesi gerekiyor.

Yüzleşme olacak mı gerçekten ve nasıl olacak? Sizin bir umudunuz var mı?

Kuşkusuz bir gün bu sorgulanacak. Dileğimiz ve umudumuz tarihin tanıklığını yapmış bizler yaşarken yüzleşme daha kolay olur. Çünkü bu tarih ve bu tarihi yazanlar tahrifata çok açık. Ben yaşımız ilerledikçe iyi günler görecekmişim diye düşünüyordum ama daha kötü günler gördüm ve hala da görüyorum. Ben suikaste uğradığım zaman vücudumda kan kalmamış, kan da verememişler ve sonra doktor göğüs kafesimi kesmiş, kalbimi eline almış ve kan pompalamış. 14 ünite kan vermişler sonra ve verilen bu kan da devrimci gençlerin kanı. O nedenle beni daha dinamik yapıyor.

İçinden geçtiğimiz süreç çok zorlu ve çok ağır bedeller ödeniyor… Siz bir öngörüde bulunabilir misiniz? Nereye doğru gidiyoruz? Buradan bir çıkış olacak mı?

Yaşanılan küresel kriz falan deniyor ama bence küresel bir insanlığın bunalımı yaşanıyor. Soğuk Savaş sonrası halklar savunmasız ve sahipsiz kaldı. Bütün dünyada taşlar yerinden oynadı ve tek kutuplu bir dünya oluştu. Küresel krizin Ortadoğu üzerinden giderilmesinde Türkiye’ye biçilen rol, Türkiye’deki taşları da altüst etti. Ortadoğu’da herkes bir pay edinme peşinde. Türkiye’nin jeostratejik yeri nedeniyle ona bir rol biçildi ve o nedenle Türkiye insan hakları açısından, ihlaller açısından cesaretlendi. Örneğin Birleşmiş Milletler, AGİT, ABi ve AP bence kendi değerlerinden, insanlığın kazanımlarından uzaklaşıyor. Ben de onlar uzaklaşmadan kitabımı yazmak istedim. Nedir o değerler? Emek, insanlık onuru ve insanlığın o kazanımları. Evrensel beyannamenin ilk maddesi insanlar hakları bakımından eşit doğar ilkesi, herkes kardeşlik duyguları içinde yaşamalıdır prensibi; bunlardan çok uzaklaşıldı. Ben bu belleği yenilemek istiyorum. Onun için bir yıldır yoğun bir çaba içine girdim. Önemli belgeler ve tanıklıklar var.

HDP son dönemlerde yerel seçimler öncesi ittifak çağrıları yapıyor. Aslında HDP sol, sosyalist güçlerden oluşan bir çatı projesi. Nasıl görüyorsunuz?

Henüz başarılı olmadı ve ne yazık ki olmadı. Bence herkes hala kendi mahallesinde oturuyor. Oysa artık o mahallelerden alanlara çıkmalıyız. Bizi o alanlara çıkaran da gelecek umudu olmalı. Barış, demokrasi ve dayanışma olmalı.
HDP projesi o umutlarla kuruldu. Biz son 30 yıldır hep bir ortaklaşan çatı projesini gündeme taşıdık. Çok denemeler oldu ve başarılı olamadı. Biz Sosyalist Birlik Partisi’nin kurduk. Sonra Birleşik Sosyalist Partisi’ni kurduk. Oradan ÖDP’ye geldik. O bir şanstı ve maalesef o da kaçırıldı. ÖDP’deki ayrışma yine Kürt sorunu yüzünden yaşandı. Biz bu devlet kendisiyle yüzleşmeli diyoruz ama aslında Türkiye solu da kendisiyle yüzleşmeli. Gerçekleri görebilmek ve onun izinden gidebilmek için.
Sonra biz Sosyalist Demokrasi Partisi’ni kurduk, ardından HDK ve oradan da HDP gündeme geldi. Yani geçmişteki hayat izleri, mücadele izleri üzerinden gittik. Ama emin olun hala HDP çatısı altında öngörülen proje gerçekleşmedi.

Mesela Gezi Parkı, Cumartesi Anneleri gibi inisiyatifler var. Ayrıca İnsan Hakları Anıtı önünde KHK mağdurlarının direnişi var. Nuriye ve Semih gibi arkadaşların direnişi. Bence sivil, demokratik, barışçıl kitlesel itaatsizliğe ihtiyaç var. Ki bunun birçok yolu var.

Bundan böyle sizi yazar kimliğiyle mi göreceğiz. Aktif siyasete geri dönmeyi düşünüyor musunuz?

Aktif siyaset devam ediyor. Daha geçen gün denenmemiş olan bir şeyi denedik. CHP, HDP, SHP milletvekillerinden oluşan bir diyalog grubu kurduk. Tabii murad edilen yapılması gereken tam yapılabildi mi? Hayır ama umudumuzu koruyoruz. Diyalog grubu çatışan taraflar arasında diyalogun kurulması için rol almak istiyor. Çatışan gruplar arasında bir diyalogun kurulması için çaba harcıyor ve bir çıkış yolu arıyor. İstanbul’da 25’inde bir toplantımız var. Toplantıda yeniden bunları masaya yatıracağız. Türkiye demokratikleşmeden, özgürleşmeden ve halklar haklarına kavuşmadan ve özgür bir toplum inşa edilmeden kimsenin evine dönme hakkı yok. Ama bu yaşananları da tarihe bırakmak gibi bir yükümlülüğüm vardı, ben onu yapmaya çalıştım. HDP’de ve diğer mücadele alanlarına katılıyorum. Ayrıca İHD ve TÜDAY’ın Onursal Başkanı’yım

Politik tutsaklarla ilgili neler söyleyeceksiniz? Demirtaş ve Yüksekdağ başta olmak üzere binlerce tutsak var ve cezaevlerinde ağır insan hakları ihlalleri, insanlık dramları yaşanıyor.

Kabul edilebilir bir durum değil. ‘Dağdan insinler demokratik siyaset yapsınlar’ diyenlerin demokratik siyasete tahammülsüzlüklerinin somut örneği bu insanlar. Bakın dün Gültan Kışanak’ın içeride tutsak olan, belediye başkanı ve kadın milletvekillerini anlattığı kitabını okudum. Gerçekten dünyanın hiçbir yerinde yok böyle bir örnek. 2007 yılında Selahattin Demirtaş, Aysel Tuğluk, Gültan Kışanak birlikte meclise girdik. Ama Demirtaş benim insan hakları mücadelesinde yol arkadaşım. Diyarbakır şube başkanımızdı. Bence onların içeride tutsak kalmasının nedenini sadece baskıcı otoriter devlet olarak görmemeliyiz. Bizde nerede yanlış yaptık diye kendimizi sorgulamalıyız. Bu partinin eşbaşkanları, Amed büyükşehir belediye eşbaşkanları içeride ve Kürdistan’da 99 belediyeye kayyum atanmış. Bu kabul edilebilir değil. İnsan onuru bunu kabul edemez. Demokrasi anlayışı bunu kabul edemez. Onlara yapılan saldırı hepimize yapılıyor. Onların onuruna, kimliğine yönelik saldırılar aslında hepimize karşı yapılıyor ama sanki sinema izleniyor gibi geçip gidiyor. Orada sarsıcı bir biçime ne yapmalıyız sorusunun yanıtını aramalıyız. O nedenle doğrusu bu kabuğu çatlatmak gerekiyor.

Sayın Öcalan’a uygulanan tecrit de ağırlaşıyor. Kendisinden uzun zamandır haber alınamıyor. Bu konuda ne diyeceksiniz?

Tecrit baştan aşağı yanlış. Sayın Öcalan’ın şahsında tüm Kürt halkı, ezilen mağdur halklar cezalandırılmaya çalışılıyor. Cezaevlerinde insan hakları ihlali ezaya dönüştü. Emek güçleri ve demokrasi güçleri bunu basit basın toplantılarıyla geçiştirmemeli. Gündemine tecriti almalı ve üzerine gitmeli. Cezaevlerinde insan hakları yerle bir edildi. Buna karşı bir şey yapmalıyız. Açlık grevine gidilecekse hep birlikte gitmeliyiz. Hepimiz direnmeliyiz. Aksi takdirde hepimizin kapısı çalınacak ve bu postacı olmayacaktır.


Hevalin Kitabı

Sarı Zarflar’dan sonra kır yoksullarının ekonomik, demokratik mücadele örgütü KÖY-KOOP dönemini anlatacağım. İkinci kitap ‘İnsan Haklarının Aynalı Odası‘ olacak. Üçüncüsü ‘Bir Suikastin Anatomosi’; bana yönelik suikastin, devlet, kontr-gerilla yönünün açığa çıkması gerek. Dördüncüsü 1999-2000 yılında Ulucanlar Cezaevi’nde kalınca DEP milletvekilleri ve PKK’li mahpuslarla kaldım. Onlarla yaptığım röportajları yayınlayacağım. Üç kadın ve on erkek gerillayla yaptığım röportajları da ‘Hevalin Kitabı’ olarak yayınlayacağım.

Politika

Bu haber 139 kere okundu
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Kategorisindeki Diğer Haberler
Sanatçı Ferhat Tunç, sanat hayatında 40 yılı geride bırakırken, Avrupa ülke..