Lütfen bekleyin..
Munzur Haber / Haydar Haydar ve 14 Bin Yıl Yanlışı / Nihat Sarı yazdı

Haydar Haydar ve 14 Bin Yıl Yanlışı / Nihat Sarı yazdı

13 Nisan 2021, 17:08

“Derleme” esas itibariyle bir kültürel soykırımdır. Bu soykırımın bir diğer kurbanı da Kürtçe halk şarkıları olmuştur. Kürtçe eserlerin uğradığı kötü akıbet Alevi deyişlerinden daha ağır olmuştur. Kolaylıkla tahmin edileceği gibi “derlenen” Kürtçe şarkıların sözleri tamamen yok edilerek, uydurma Türkçe sözlerle sanki Türk kültürünün bir parçasıymış gibi repertuvara alınmıştır."

Sanırım halk müziği ile aşina olup, Ali Ekber Çiçek’in, bir şaheser olan ‘‘Haydar Haydar’’ deyişini bilmeyen yoktur. Müzikal form ve kompozisyon olarak gerçekten olağanüstü bir eserdir. Dinleyenler bilirler, Ali Ekber Çiçek deyişi bir tek enstrümanla, uzun sap bağlamasıyla adeta bir orkestra zenginliğinde çalmakta ve harika bir bağlama konçertosu icra etmektedir. Üstadın canlı yayındaki bir performansı https://www.youtube.com/watchv=9jR3DTkLwa8 bağlantısından izlenebilir. Eserin sözleri, 1865-1928 yılları arasında yaşamış Aşık Sıdkı Baba’ya ait ‘‘Düş Oldum’’ başlıklı 9 kıtalık, aşağıda tamamını aktardığım, devriye türündeki şiirinden alınmıştır.

Düş Oldum*

Çatılmadan yerin göğün binası
Muallakta iki nura düş oldum
Birisi Muhammed birisi Ali
“Lahmike lahmi”de bire düş oldum.

Ezdi aşkın şerbetini hoş etti
Birisi doldurdu biri nuş etti
İkisi bir derya olup cuş etti
La’l ü mercan inci düre düş oldum.

O derya yüzünde gezdim bir zaman
Yoruldu kanadım dedim el aman
Erişti car’ıma bir ulu sultan
Şehinşah bakışlı ere düş oldum.

Açtı nikabını ol ulu sultan
Yüzünde yeşil ben göründü heman
Kaf ü Nun suresin okudum o an
Arş kürs binasında yare düş oldum

Ben Adem’den evvel çok geldim gittim
Yağmur olup yağdım, ot olup bittim
Bülbül olup Firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için hara düş oldum

Adem ile balçık olup ezildim
Bir noktada bir hurufa yazıldım
Adem’le can olup Şit’e süzüldüm
Muhabbet şehrinde kara düş oldum

Mecnun olup Leyla için dolandım
Buldum mahbubumu inanıp kandım
Gılmanlar elinde hulle donandım
Dostun visalinde nara düş oldum

On dört yıl dolandım pervanelikte
Sıdkî ismim buldum divanelikte

Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların Ceminde dara düş oldum

Sıdkî’ya çok şükür didara erdim
Aşkın pazarında Hak yola girdim
Gerçek ariflere çok meta verdim
Şimdi Hacı Bektaş Pir’e düş oldum.

*Sıdki Baba Divanı, Yayıncı: Baki Yaşa Altınok (Ahi Kitap), 2003, ISBN: 9786056381232 (Altınok, 2013:200-201)

Ali Ekber Çiçek tarafından bestelenen ve yorumlanan eserde sözler şöyle yer almaktadır:

HAYDAR HAYDAR

On dört bin yıl gezdim pervanelikte
Sıdkı ismim buldum divanelikte
İçtim şarabını mestanelikte
Kırkların ceminde dara düş oldum

Güruh-u Naci’ye özümü kattım
İnsan sıfatından çok geldim gittim
Bülbül oldum Firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için zara düş oldum

Bestelenen iki kıtadan ilkinde değişikliğe uğrayan ilk dize On dört yıl… yerine On dört bin yıl gezdim… şeklinde dikkat çekmektedir. Özgün eserde “Sundular aşk meyin mestanelikte” olarak geçen satır ise “İçtim şarabını mestanelikte” olarak değişmiş. İkinci kıtanın ilk dizesi olan “Güruh-u Naci’ye özümü kattım” şiirin orijinalinde yok. Kolaylık olması açısından Divan’daki ve bestedeki sözlere birlikte bakalım.

(Divan)                                                                 

Ben Adem’den evvel çok geldim gittim           
Yağmur olup yağdım, ot olup bittim              
Bülbül olup Firdevs bağında öttüm                  
Bir zaman gül için hara düş oldum 

 (Beste)

Güruh-u Naci’ye özümü kattım
İnsan sıfatından çok geldim gittim
Bülbül oldum Firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için zara düş oldum              

Aşık Sıdkı Baba

Yaptığım araştırmalar sonucunda, Sıdkı Baba’nın on dört yıldan neyi kastettiği hakkında bütün kaynakların aynı değerlendirmeyi yaptıklarını gördüm. Aktarımlara göre; asıl adı Zeynel Abidin olan ‘‘Sıdkı’’ genç yaşta Alevi kültürünü derinliğine kavrar. Henüz 12 yaşındayken Hacı Bektaş dergahında hizmet etmeye başlar. O ender yeteneği, yani şiire olan yatkınlığı ve Alevi felsefesine olan bağlılığı hayatının uzun erimli yolunu belirler. İlk şiirlerini ‘‘Pervane’’ mahlası ile yazar.

On dört yıl bu ismi kullandıktan sonra, serçeşme dergahının postnişi Feyzullah Dede kendisini onore etmek için doğruluk, temizlik, dürüst karakter gibi anlamlar içeren ‘‘Sıdki’’ ismini verir. Böylelikle Zeynel Abidin, ‘‘Pervane’’ mahlasını artık kullanmaz ve şairliğe ‘‘Sıdki’’ ismi ile devam eder. ‘‘On dört yıl’’ şairin Pervane ismini kullandığı dönemi ifade etmektedir. Sıdkı Baba, şiirin sekizinci dörtlüğünde yer alan bu sözleri ile, Alevilerin Anadolu’daki serçeşmesi Hacı Bektaş dergahında hüsnü kabul görmesini, pirlerin dedelerin takdirini kazanmasını kutlar, daha üst bir mertebe olarak kabul eder. Anlatımı olağanüstü bir güzellikle yapmaktadır.

Merhum Ali Ekber Çiçek değişiklik ile ilgili olarak kendisine sorulan sorulara karşılık; deyişin sözlerini babasından dinlediğini, besteyi yaparken bunu referans aldığını belirtir. Ali Ekber Çiçek’in şiirin bir bölümünü değiştirerek, bir bölümünü ekleyerek vs. eserini meydana getirmesini ağır bir eleştiri terazisine koymanın bir anlamı yok. Kötü bir niyetinin olduğu kesinlikle düşünülecek bir ihtimal değildir. Ancak bu alandaki gelenekler gereği şiirin sahibinin adının geçtiği son kıtasının esere dahil edilmesini ve orijinale bağlı kalınmasını beklemek de dinleyicinin hakkıdır. Eğer bu şekilde olsaydı, bu eserin sözlerinin kime ait olduğu herkes tarafından açık olarak bilinecekti. Osmanlı tebaası olarak doğup 1928 yılında Cumhuriyet yurttaşı olarak dünyadan ayrılan şairin halen hayatta olan çocukları veya torunları da bu durumdan çok mutlu olurlardı.

Konuya bir başka açıdan değinmekte fayda var. Alevi kültürünün çok önemli öğeleri olan deyişlerin taşıyıcısı halk ozanları devlet kurumu olan TRT’de seslerini duyurabilmekte çok zorlanmışlardır. TRT anlayışına göre halk müziğine ‘‘türkü’’ denir. 1950’lerin sonundan itibaren TRT politikaları çerçevesinde Muzaffer Sarısözen ve Nida Tüfekçi tarafından Alevi ve Kürt memleketlerinde adına derleme denilen bir faaliyet başlatılır. Bahsettiğimiz resmi politikaya göre; “türkü”nün bir yöresi, bir kaynak kişisi ve bir de derleyeni vardır. Elbette bu sübjektif bir yaklaşımdır. Ozan nerede yaşıyorsa türkü o coğrafyaya mal edilmektedir. Özellikle 60’lardan sonra birçok halk ozanı ve yerel sanatçı ekonomik nedenlerle büyük şehirlere göç etmiştir. Tabiki ozanlar göç ettiği şehirlerde çalıp söylemeye devam etmişlerdir. Bu mantığa göre Feyzullah Çınar’ın bütün eserleri Ankara yöresine, Dersimli Aşık Daimi’nin eserlerinin ise İstanbul yöresine ait olması gerekirdi.

“Derleme” esas itibariyle bir kültürel soykırımdır. Bu soykırımın bir diğer kurbanı da Kürtçe halk şarkıları olmuştur. Kürtçe eserlerin uğradığı kötü akıbet Alevi deyişlerinden daha ağır olmuştur. Kolaylıkla tahmin edileceği gibi “derlenen” Kürtçe şarkıların sözleri tamamen yok edilerek, uydurma Türkçe sözlerle sanki Türk kültürünün bir parçasıymış gibi repertuvara alınmıştır. Bu acımasız politika; ne yazık ki çoğunluğu Kürt olan başta Celal Güzelses, İzzet Altınmeşe, Burhan Çaçan, Beşir Kaya, İbrahim Tatlıses gibi popüler kişiler üzerinden yürütülmüştür.

Tekçi devlet zihniyeti elbette TRT’ye de sirayet ettiğinden Alevi inanç değerlerinin önemli bir parçası olan deyişlerin sözlerine ve ozanların isimlerine çok katı bir sansür uygulanmaktaydı. İçinde ‘‘Pir Sultan’’, ‘‘Ali’’, ‘‘Şahı Merdan’’, ‘‘Şah Hatayi’’ kelimeleri olan hiçbir eser sansürü delemiyor ve halka ulaşmıyordu. Alevi ozanlar bu sansürü aşabilmek için deyişlerin sözlerini ve hatta ozanının adını bile değiştirmek zorunda hissediyordu. Örneğin; Mahmut Erdal, ‘‘Bir Ozanın Kaleminden’’ adlı kitabında ‘‘Turnalar Semahı’’nın aslında Pir Sultan’a ait bir eser olduğunu ama sansüre takılmamak için Karacaoğlan’a mal ettiklerini aktarmaktadır.

Belki de Ali Ekber Çiçek de aynı baskıların etkisinde kalarak Sıdkı Baba’nın devriyesinde ‘masum’ bazı değişiklikler yaptı. ‘‘Haydar Haydar’’ deyişinde “Güruhu Naci’ye özümü kattım” ile ikame edilen (‘‘Ben Adem’den evvel çok geldim gittim’’) sözlerinin TRT sansürüne takılacağı düşüncesiyle şiirden çıkarılması büyük bir ihtimaldir.

Karşılaştıkları sıkıntılar veya zorunlu nedenler ne olursa olsun, sanatçıların yararlandıkları eserlerin özgünlüğüne bağlı kalmak gibi çok önemli etik sorumluluğu vardır. İcracıların; hem eseri yaratan kişiye, hem de eserin buluştuğu kitleye saygı göstermesi ahlaki bir sorumluluktur.

Yararlanılan Kaynaklar:
1) Yrd. Doç. Dr. Ramazan ÇİFTLİKÇİ https://www.readcube.com/articles/10.31126%2Fakrajournal.328080
2) Mahmut Erdal, Bir Ozanın Kaleminden, Can Yayınları, 2001 (ISBN:975-7812-98-6)
3) Sıdki Baba Divanı, Yayıncı: Baki Yaşa Altınok (Ahi Kitap), 2003 (ISBN: 9786056381232)
4) TRT 4 arşivi

Kaynak: Dersim Gazetesi

Bu haber 147 kere okundu
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Kategorisindeki Diğer Haberler
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), 4. Olağan Genel Merkez Kongresi’ni Dersi..