Lütfen bekleyin..
Munzur Haber / Sakalını kesmeyen Seyid Turabi’nin ağıdı

Sakalını kesmeyen Seyid Turabi’nin ağıdı

12 Mayıs 2020, 06:46

“Efendi, biz Seyidi Kerbelayız. Bu halkın pirleriyiz. Günahımız yok, silahımız yok, sakalımızı nasıl keseriz. Bu halk bize ne der sonra. Taliplerimizin yüzüne nasıl bakarız sonra. Sakalımızı kesemeyiz. Biz başımızı veririz ama sakalımızı kesmeyiz…”

Babam Mahmut Baran, elinde kemanı evin içinde bir o başa bir bu başa gelip giderken, dilinden, avazından derin oflar dökülürdü. Ağzında dökülen ağıtlar sanki ölülerin çığlığıydı. Ya da çocuk aklımla bana öyle geliyordu. Annem de arada bir ağıtlara eşlik ediyordu. Evimiz çoğu zaman Ağuçan Ziyareti’ne (Axuçand) gelen misafirlerle dolup taşardı. Ziyarete gelenlerin gözü Mahmut Baran’ı arardı. Evde olursa eğer, o gün bizim ev matem yerine dönerdi. Babam ve anemin sesine, misafirlerimi de hıçkırık ve göz yaşları ile eşlik ederlerdi.

Evdeki sıcaklık artıkça, bizi de uyku basardı. Ama bir türlü bitmeyen “ahlar, vahlar” ve hıçkırıklara boğulan kadınların seslerinden uyuyamazdık. Dersim katliamında yaşananları o kadar canlı anlatıyorlardı ki, olayı görmüş gibi olurduk. Zaten benim, kardeşlerimin ve akrabalarımızın çocuklarının isimleri Seke Sor’da yakılanların isimleridir. Sanki biz ölmüş de yeniden doğmuş gibi oluyorduk. Çoğu zaman gözyaşına boğulurduk. Bizler böyle bir ortamda büyüdük.

Ağıtları çalıp söylerken tere boğulan babam, kemanı ve çenesi arasına sıkıştırdığı havluyla yüzünü silerdi. Amcası Seyid Turabi ve hala çocukları Seyit Hasan’ı, Seke Sor’a nasıl götürülüp yakıldıklarını anlatırdı. Ozan Mahmut Baran ağıtlarının çoğunu Kurmancî okurdu. Ama gelen misafirlerden bazıları Kirmanckî konuştukları ve Türkçe anladıklarından dolayı babam arada Türkçe ya da Kirmançkî anlatım sunuyordu.

Seyid Turabi’nin ve Seyid Hasan’ın yakılmalarından üç dört gün sonra askerler köye gelir, götürülürken telle bağlanan ve mühürlenen kapıların mühürlerini sökerler. Yatakları, kilimleri, kap kacak, yağ, bal, çeşitli eşyalarını evlerinin kenarına dökmüşler. Mistoyê Miçoyê Kuro köyde aza olduğundan, eşyaların haraç mezat olarak satış görevi ona vermişler. O da “Haraç haraç” diye bağırarak satmaya başlamış. Annem diyordu ki, “Biz akrabalar elimiz koynumuzda, gözlerimizde yaş sadece seyrettik. Paramız olsa da o eşyaya dokunamıyorduk. Bizim için kutsal olanı, biz alamıyorduk.” Amcalarımızın eşyaları satıldıktan sonra, hayvanlara yükleyip götürmüşler.

Kardeşimin boyu sanki ipek ipliği

“Xozatî da wera kila min bi

hegayî

Zalimano Doxanê ma top kena bena û celebe mali”

(Hozat’ın altı annem uçurum, kayalar

Zalimler yiğitlerimizi toplamış malımızla götürüyor)

Seyid Turabi, Kuran’ı sesli bir ahenkle okurmuş. O Kuran okuduğunda civar köyler dahi duyarmış sesini. Sesi çok güzelmiş. Onun kitaplarını harmanın ortasına döküp yakmışlar. Babam diyordu ki, “Tutuşan kitapların alevi ve kokusu hala burnumda.”

Babam amcasının kitaplarının harmana getirilip yakılmasının hikayesini kemanı eşliğinde şöyle anlatırdı:

“Mezreka Seyîdanê na wuy leminê bi çekemî

Bejna birayê min henî kî rinda teleka mîna na îpegî

Na kilami mira tepîya wez mirene wî lemin.. lemin bira…

Şima desti di Kitabanê minê Ecemî dane kamî…”

(Seyitlerin Mezrası ah bana Ardıç Ağacı,

Kardeşimin boyu sanki ipek ipliği,

Anne biliyorum ben ölecem ah… bana bana…

Benim 12 imamın Acem kitaplarımı kime vereceksiniz…)

Hıçkırıklar, ahlar, vahlar daha da yükselirdi. Biz çocuklar onlarla birlikte ağlardık. Sanki olay yeniden yaşanacakmış gibi hissederdik.

Yedi sekiz yaşlarındaydım o zamanlar. Hüzün ağır gelmeye başlamıştı: “Nereye varacak bu gecenin sonu, neden bitmiyor? Üfff ya, neden bu misafirler kalkıp gitmiyor ki uyuyayım” diye içimden isyan ederdim. O kadar dert keder çocuk halime ağır geliyordu. Belki de sık sık çalıp söyleyen babama ya da ağzında ağıt eksik olmayan anneme alışık olduğumuzdan, artık bize sıkıcı geliyordu bu durum. Ama o zamanki aklımla, babamın ve annemim yaktığı ağıtların misafirler için neden bu kadar kıymetli olduğunu anlayamıyordum. Sonunda saz çalıp, o ağıtları söylemeye başlayınca bu acıların bende derin izler bıraktığını ve dünyanın trajik anlamını ben de kavrayacaktım ya…

Komşu köyden Desimanlı bize sık sık gelen kirvemiz Baba’yı hatırlıyorum: Bir gün öyle sesli ağlamaya başladı ki, sanki Munzur Çayı boşanmışçasına gözyaşlarına boğulmuştu. Babam kemanını bırakıp kirvesine sarılmış ve herkes ağlamaya başlamıştı. Öyle ağlıyorlardı ki evimiz matem dünyasına dönmüştü, -ki hep öyleydi ya! Ağlaşanlar çeşitli boğuk sesler, hıçkırıklar çıkarıyordu. “Hey looo… ha yêê…” bir birine karışıyordu. Sanki katliam yeni olmuştu ve babam yeni bir ağıda başlardı:

Zabitoğlu zalimdir anam

“Dayê narim Xozatê hûndirê min tetirsî

Zabîtoxlu zalim e kilê min tekujî’

Ji Qiza Ape nira bejin le min lemin

Bila deste Zaroke mira bigre here mala bave”

(Anne Hozat’a gitmeyecem, beni korku bastı

Zabitoğlu zalimdir anam beni öldürür

Amca kızıma deyin ah beni beni….

Çocuklarımın alıp babasını evine gitsin)

Yaşananlar bizim gerçeğimizdi ve kaçamazdık. Şimdi, şu an bu satırları yazarken tekrar hayalimde canlanıyor ve gözlerim boşalıyor…

Annem Besê’nin ağıdıyla devam etmek istiyorum.

Aynı gece babamın kemanı eşliğinde annemin söylediği ağıt Aziz’in adıyla başlıyordu. Aziz Seyid Turabi’nin büyük oğlu. Hozat yolu yapılırken Zabit Sağıroğlu ve karakol komutanı tarafından tanınmaktadır. Yol yapımında çalışan işçileri o toplar:

“Bira Aziz tu çawuşê şirketê

Tu dermekev deyra hukmatê

Ev zalima te dinivîse

Bira, Telvê mala bav û xalê…

(Aziz kardeş sen şirketin çavuşu

Gel hükümet dairesine gitme

O zalimler seni de yazacak

Baba ve dayının hanesine)

“Bira sibeye sibe ka zuye

Dengê va dîkan qebeye

Deyr û cînarno hela warin

Derê Hesen û Turabî koz û

kilîte…”

(Kardeş sabahtır çok erken

Bu horozların sesi ne kaba

Komşular hele bir gelin

Hasan’la Turabi’nin kapısı kilitli)

Annem bize şöyle anlatıyordu;

“Ondan fazla silahlı asker köye geldiklerinde biz yaylada aynı gün Xanê‘ye (Soğuksu) dönmüştük. Haber geldi; Seyid Hasan ve Seyid Turabi’yi çocuklarıyla birlikte toplamış Hozat’a götürüyorlar. Akrabalarımız hayvanların yükünü dahi indirmeden şîn şîvan içinde köye doğru koşturarak gittiler. Ben 17 yaşlarındaydım. Yüklü hayvanlarla kala kaldım. Bir süre kararsız halde bekledim. Baktım Hozat yolundan gelen yok. Gelseler görebilirdim, eski yol Soğuksu’dan geçerdi ama gelen yoktu. Yükleri hayvanlarda çözüp yıktım yere ve köy yoluna girdim. Bir taraftan gözlerim hep Hozat yolunda ama gelen yok. Tepeyi aştım. Köy göründüğünde insanların toplu halde Harput tarafına Deli Seyid Ziyareti’ne doğru gittiklerini gördüm. Söylenenin aksine Hozat yönüne değil, Harput yoluna doğru götürüldüklerini gördüm şaşkınlıkla. Hemen annem ve akrabalara kavuştum.

Korkarak uzakta takip ediyorduk götürülenleri. Annem ağladıkça, bizde ağlıyorduk. Deli Seyid Ziyareti’nin yol ayrımında kollarını tellerle bağladılar. Seke Sor karakoluna doğru giderken takip etmemiz engellendi. Gizlenerek tepeye vardığımızda karanlık çökmüştü. Seke Sor’daki merek ve komlardan dumanlar yükseliyordu. Karakola varmadan sağ tarafta kışın kaldığımız ev ve ot koyduğumuz komlar yanıyordu. O ara birkaç silah sesi duyduk. Anladık ki akrabalarımızı komlara doldurmuş ve diri diri yakıyorlar. Bizler, kalan akrabalar ve hep ağıt söyleyen annem ormanın içine saklandık. Pozî Guro’da onları izliyorduk. Küçük çocuğun Ferat’ın ağladığını duyardık. Ancak öldürülme korkusuyla yaklaşamadık. Yükselen dumanlar ve insanların yanık et kokusu hala burnunda. İnsanın et kokusu çok farklı, unutulmuyor. Askerler üç gün daha kaldı orada. Elimizden hiçbir şey gelmiyordu. Sadece sessiz sessiz ağlaşıyorduk…”

Başımızı veririz ama sakalımızı kesmeyiz

Annem Besê bunları her seferinde hıçkıra hıçkıra anlatırdı bize.  Olay şöyle başlamış…

24 kişinin köyden çıkarılmadan önce ‘Zabit Sağıroğlu sizi istiyor. Baran ve Canan ailesinin tamamına nüfus cüzdanları verilecek. Çocuklarınızı toplayın hep birlikte bizimle geliyorsunuz’ demişler.

Daha önceden Sağıroğlu Seyid Turabi ve Seyid Hasan’ı Hozat’a çağırmıştı. Sağıroğlu, Seyidlere, “Sakalınızı keseceksiniz. Sen muhtarsın, devlet memuru sayılırsın, örnek olman lazım. Halkla ileri geri konuşmayacaksınız. Siz seyitler bu milleti azdırdınız” deyip kızar. Seyid Turabi, “Efendi, biz Seyidi Kerbelayız. Bu halkın pirleriyiz. Günahımız yok, silahımız yok, sakalımızı nasıl keseriz. Bu halk bize ne der sonra. Taliplerimizin yüzüne nasıl bakarız sonra. Sakalımızı kesemeyiz’’ der. Sağıroğlu diretir; “Gidin kesin. Köye geldiğimde göreceğim” der. Seyid Turabi ve Hasan “Biz başımızı veririz ama sakalımızı kesmeyiz” deyip çıkarlar. Hozat’ta olan Cemşi Ağa olayı duymuş, ”Pirim Zabit Sağıroğlu sizden ne istiyor? Neden sizi çağırmış?” diye sorar. Seyid Turabi başılarından geçenleri anlatır: Cemşi Ağa, “Pirim adam bahane arıyor. Sizi öldürecek. Gelin berbere gidelim, kesin sakalınızı, nasıl olsa kökü sizde, yine gelir’’ der. Seyid Hasan da Turabi’nin söylediğini tekrarlar, “Hayır, hayır olmaz. Sakalımızı kesip de halkın ve taliplerimizin yüzüne nasıl bakarız ölelim daha iyi” der.

Üzerine gaz döküp yaktılar

1979 yılında, sürgünde yaşadığım Almanya’dan, yirmi yıl sonra döndüğümde, Ahmet Baran (Seyid Turabi’nin oğlu) amcam o katliamı şöyle anlatmıştı: “Olaydan dört beş gün sonra, yola yakın kayalıklarda Xecê nenemizin ölüsünü gören köylüler haber verdiler. Meğer Seyid Hasan, 78 yaşındaki annesi Xecê nine yaşından dolayı yürüyemeyince onu sırtında taşıyor. Ancak bir süre sonra bu yüke dayanamayan Hasan’ın, annesini bir iki dakikalığına yere indirdiğini görün askerler, ailelere ‘Siz gidin biz geliyoruz’ diyerek yaşlı nineyi arka kayalıklara götürüyorlar ve ağzını kapatarak kafasını taşla eziyorlar. Ahmet ağlayarak, ‘’Gittim ki halamın sadece kınalı saçları kalmış yerde. Kurtlar, kuşlar cesedini parçalamış. İskelesini köyde gömdük.”

Kalan 23 kişiyi de götürüyorlar ve süngü zoruyla otların konduğu mereğe dolduruyorlar. Üzerlerine gaz döküp hepsini orada yakıyorlar. Kaçmak isteyenleri kurşunluyorlar.

Erzurumlu askerin anlatımı

Yıllar sonra Erzurumlu bir asker olayı şöyle anlatıyordu; “Köyün dışına geldiğimizde aralarında Kürtçe konuşan bu insanlara acıdım. Ben de Kürt’üm. Aziz’in gözlerine bakarak, iki kez ‘Aziz bu orman ne güzel orman’ dedim. Aziz anlamıştı. 14-15 yaşlarındaki kızlara, hanımlara ve diğer yaşlılara baktı, kaçmadı. Tekrar dedim, ‘Aziz sallama başını’. Ama o yaşlı babası ve dayısı Hasan’a baktı, baktı, kaçmadı. Seyid Turabi durmadan ‘Oğul korkmayın biz Kerbela’ya gidiyoruz’ diyerek aile efradına moral veriyordu. Seyid Hasan ‘Efendi ben sakalımı kesmem. Biz piriz, Evladı Resulüz. Halkın ve taliplerimizin yüzüne nasıl bakarız. Olmaz, olmaz. Sakalımı keseceğime ölürüm daha iyi’ diyerek söyleniyordu. Aziz’in hanımı Fatma bize direniyordu. Dama sokamıyorduk mecburen süngü kulandık. Hep tükürüyordu. Bizi tükürüğe boğdu. Elinde bir bıçak olsa bizi parçalardı. Elleri tellerle bağlamıştık. Fatma’nın küçük oğlunu ayırdık. İsmi Ferhat’tı. Bizimle birlikte olan yüzbaşı çekip Hozat’a gitti. Biz 9-10 asker yanan evlerin yanında kalmıştık. Fatma, Ferhat’ına kavuşmak için ateşin içinden kurtuldu, bir alev topu gibi koşarak kendini dereye atı. Ancak orda bekleyen askerler Fatma’yı gördüler. Askerler onun üzerine kaya parçaları atıp, ezerek öldürdüler. Ben gözyaşlarımı gizlemek için uzakta kaldım. Kürt olduğumu bilmelerini istemiyordum. İkinci günün sabahı yüzbaşımız geldi. Çipte hanımı oturuyordu. ‘Çocuğu getirin’ dedi. Kadına gösterdi. ‘Al götür bu çocuğu sana bıraktım götür büyüt’ dedi. Ama hanımı ‘Allahtan korkmadın mı? Sen Aziz’in çok ekmeğini yedin kaç kez, misafir oldun’ dedi ve çocuğu almadı. ‘Hayır hayır, bana hep o insanları hatırlatacak, alamam dedi.’ Çocuk yanımızda kaldı. Otların içinde ağlayarak sürünüyordu.”

Kardeşlerimin yanık et kokusu

Katliamda kurtulan Seyid Turabi’nin oğlu Ahmet amcam; “Üç gün orda bekleyen askerler küçük Ferhat’ın ağlamasından rahatsız olduklarından çeşmenin üstüne oturtup nişan alıp ateş ederek öldürmüşler.

Bizler birkaç akraba, ormanın içinde saklanmıştık, onları izliyorduk. Çocuğun ağladığını duyardık, ancak öldürülme korkusuyla üç gün yaklaşamadık. Yükselen dumanla babam ve kardeşlerimin yanık et kokusu hala burnumda. Hep ağlıyorduk ama askerler oradan gitmediği için elimizden bir şey gelmiyordu” diye hıçkıra, hıçkıra anlatırdı.

İnsanlar bu dünyada misafir gelip, giderler. Ölümden kaçılmaz ama kalan sesleri ve yaptıkları ölmüyor. Tek kalan da budur. Bunun için bizler Dersim’in öksüz kalan, sürgün olan, gurbet çocukları o kutsal toprağın çocukları ruhumuza işleyen bu zulmü, o travmayı hala unutamıyoruz. Unutmak için bize bu zulmü, bu sürgünleri yaşatanların özür dilemeleri yetmiyor.

Geçen yıl, 15 Ağustos 1938’de yakılan Baran ve Canan fertlerinin, o masum û pakların yeri açıldı. Kemikler fışkırdı topraktan. DNA testi için İstanbul’a götürüldü. 4 Mayıs 2016’da yani 78 yıl sonra, aynı yerde inancımız gereğince defnini akrabalar olarak yaptık. Hiç değilse senede bir kez de olsa torunları türbeyi ziyaret edebilsinler. Torunları “Benim dedemin mezarı var ve burada meftundur” diyebilsinler.

Katledilen Seyid Rıza ve arkadaşlarının yeri hala bilinmiyor. Atalarımızın mezarlarını bile bize çok gören zihniyeti de ilahi adalete havale ediyorum. Elbet tecelli edecektir…

Ozan Ali Baran / Y.Ö.Politika)

Bu haber 27 kere okundu
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Kategorisindeki Diğer Haberler
“Bizler kadın mücadelesinden bildiğimiz arkadaşlarımızın gözaltına alınmala..