Lütfen bekleyin..
Munzur Haber / ''Kürdistan adına konuşuyorum''

''Kürdistan adına konuşuyorum''

27 Şubat 2020, 10:22

Şu ana kadar biz Seyid Rıza’nın 30 Temmuz 1937 tarihinde İngiltere’ye yazdığı mektubu biliyorduk. Oysa Seyid Rıza’nın aynı tarihte yazdığı mektubun bir nüshası da dönemin Fransa İstanbul Büyükelçiliği’ne gönderilmiş.

Bu mektup Fransa’nın Nantes kütüphanesinde. Mektuba ulaştım ve Osmanlıcadan Türkçeye çevirdim. Nüshadaki tarih 2 Ekim 1937 yılını gösteriyor.

Kürtlerin ulusal mücadelesi Osmanlının dağılış sürecinden bugüne devam ediyor. İttihat Terakki ile başlayan, Kemalizim ile kuruluşunu inşa eden, Türk homojen ulus-devletinin kuruluş aşamasında, katliamlardan geçirilen Kürt halkı, sözde aydınlanmacı Kemalistler tarafından da “cahil, dağlı” olarak sürekli şekilde aşağılanmış ve asimilasyon politikalarına maruz bırakılmıştır. Katliam ve asimilasyon politikaları da o günden bugüne aralıksız devam etmektedir.
Dönemin önemli Kürt liderleri olan Seyîd Rıza’nın Kürt – Kızılbaş, Şêx Seîd’in ise Kürt-Sünni oluşu, Kürt halkının varlığını inkar eden Türk devleti tarafından Alevi–Sünni çatışması ekseninde tutularak, Kürt ulusal mücadelesi içerisinde çatışma yaratılmak istenmiştir.
Peki gerçek bu muydu? Kürtler “cahil, okumayan” bir halk mıydı, yoksa bu argüman “asimilasyonu” meşrulaştırmak için kullanılan bir propagandanın kelimeleri miydi? Kürt halkı söylendiği gibi “ulusal” eksenli bir mücadele vermemiş miydi? Yoksa Alevi-Sunni olmak “Kürt” olmanın önüne geçen aidiyet miydi?

Seyîd Rıza’nın 1920, 1937 yıllarında Sevr Heyetine, 1937 yılında dönemin İngiliz ve Fransız hükümetlerine yazdığı mektuplar üzerine, araştırmacı-yazar ve akademisyen Sedat Ulugan’a ile konuştuk. Ulugana mektupların önemli tarihi belgeler olduğunu belirterek, Seyîd Rıza’nın sadece bir inanç önderi olarak ele alınamayacağını, Kürt tarihinin önemli bir önderi olduğunu dile getirdi.

Kızılbaş Kürt Önderi Seyîd Rıza’nın Fransa Dışişleri Bakanlığına yazdığı mektuplara ulaşan Sedat Ulugana ile Seyîd Rıza’nın kelame aldığı mektupların Kürt tarihi ve Dersim için önemini konuştuk.

Öncelikle, Seyîd Rıza’nın mektuplarının Kürt tarihi açısından önemi nedir?

Şunu belirterek sorularınızı yanıtlamaya çalışacağım. Şu ana kadar biz Seyîd Rıza’nın 30 Temmuz 1937 tarihinde İngiltere’ye yazdığı mektubu biliyorduk. Oysa Seyîd Rıza’nın aynı tarihte yazdığı mektubun bir nüshası da dönemin Fransa İstanbul Büyükelçiliği’ne gönderilmiş. Bu mektup Fransa’nın Nantes kütüphanesinde. Mektuba ulaştım ve Osmanlıcadan Türkçeye çevirdim. Nüshadaki tarih 2 Ekim 1937 yılını gösteriyor.

Yani Seyîd Rıza’nın mektubu, 30 Temmuz 1937 yılında Fransa’nın İstanbul Büyükelçiliği’ne teslim edilmiş. Belge bu tarihte, İstanbul’daki Fransız Büyükelçiliği’nden, Fransa Dışilişkiler Bakanlığı’na gönderilmiş. Gönderilme tarihi ile birlikte zarfın üstünde şu yazılıyor: “Kürdistan’ın Dersim Bölgesi’nden 30 Temmuz tarihinde gelen mektup” ve “Kürdistan’daki ayaklanma.”

Bu bilgiyi özellikle belirtmemin önemi şurada. Bazı cenahların “bu mektup Seyîd Rıza’ya ait değildir. Suriye’de yazılıp, gönderilmiş. Mektup Nûrî Dersimî tarafından uydurulmuş!” söylemleri ile yürüttükleri kara propagandaya karşı bu belge şunu kanıtlıyor:

Birincisi, 2 Ekim 1937 yılında Nûrî Dersimî yurtdışındadır, Türkiye’de değildir. Bu mektup Fransız Büyükelçiliği’ne teslim edildiği zaman Nûrî Dersimî kesinlikle Türkiye’de değildir.
İkincisi mektubun gönderi fişi üzerinde, Dersim’den gönderildiği yazılmış. Bu da kesinlikle mektubun Seyîd Rıza’ya ait olduğunu ispat eden önemli bir kanıttır.

2012 yılında Haber Türk televizyonunda, “ulaştığımız belgeler” denilerek, bir haber yayınlandı. Belgelerin meclis ve cumhurbaşkanlığı arşivinden elde edildiği dile getirildi. Seyîd Rıza’nın mektuplar gönderdiğini, bu mektuplarda devlete itaatkar bir tavır sergilediği gibi bazı ibareler kullanıldı. Ama bahsettikleri bu belgelere asla ulaşamadık. O tarihte bu belgeler Haber Türk’e açık ama nedense bize açık değil! Bu belgeler uydurulmamışsa biz neden ulaşamadık, açıklanması gerekiyor.

Seyîd Rıza’nın 1937 yılındaki ilk mektubunu çarpıtanlardan biri de dönemin başbakanı Şükrü Kaya’dır. 8 Ekim 1937 yılındaki bir rapora göre, Şükrü Kaya ‘mektupların Seyîd Rıza’ya ait olmadıklarını, bu mektupları “İhsan isimli biri Suriye’de uydurarak göndermiştir” iddiasında bulunuyor.

Şimdi Türk resmi tarihi de buna çok rağbet ediyor. Onların diğer bir dayanakları da şudur: Güya, Seyîd Rıza’nın Rüstem isimli torununun şöyle bir ibaresi var, “Dedemin okuma, yazması yoktu. Bu mektupları kendisi yazmadı. Büyüklerden duyduğum kadarıyla soy ismi Polat olan bir akrabası yazmıştır. Dedemin kendisini kurtarabilecek kadar bile Türkçesi yoktu.” Güya, torununun böyle bir ibaresi var. Ve hatta torununun, bu mektubun Nûrî Dersimî tarafından yazılıp İngilizlere gönderildiğini söylediği iddia ediliyor.

Ama elimizde bulunan 1920 tarihli mektupta ise, sözümona torununun söylemiş olduğu iddia edilen bu söylemi çürüten bir kanıt var. Mektupta Seyîd Rıza’nın doğrudan imzası bulunuyor. Bu mektup Sevr gönderilen mektup ve mektupta ismi bulunanlardan tek imzası olan Seyîd Rıza’dır. Diğerlerinin ise imzaları yoktur. Bu dikkate alınacak bir anekdottur. Güya, Rüstem Polat’ın söylediklerine dair haberi de, 24 Kasım 2012 tarihinde İhlas Haber Ajansı yapmış.

Neden bunları anlatma gereği duyuyorsunuz?

Birincisi Seyîd Rıza’nın ailesi adına torun Rüstem Polat ile hukuksal destek veren Hüseyin Aygün 2005 tarihinde, Seyîd Rıza’nın mezarının bulunması için meclise başvurmuşlardı. Bu tarihten sonra ise Kemalizmin propagandasını bir nevi Hüseyin Aygün’ün üstlendiğini düşünüyorum. Yani Seyîd Rıza’nın okumayı bilmemesi gibi çarpıtmalar bu tarihten sonra torunu tarafından ifade ediliyor. Oysa şu hep göz ardı ediliyor; Nûrî Dersimî’nin de yazdığı bir şey var. Burada Seyîd Rıza’nın okuma ve yazmayı babasından öğrendiğini ifade ediyor. Nûrî Dersimî’nin babası Mille İbrahim Bey Milan aşiretindendir. Bu bilgi şu açıdan çok önemlidir. Dönemin seyîd ve pirleri mutlaka bir Mille tarafından eğitim alırdı. Bu da Seyîd Rıza’nın okuma yazmayı bildiğini kanıtlayan diğer önemli bir bilgidir.
Yine devlet medyasının son zamanlarda üzerinde durduğu, Seyîd Rıza’nın 1914-1918 yılları arasında gerçekleşen Birinci Dünya Savaşı’nda, Osmanlı tarafında savaştığı ve bu savaşta yararlılık gösterdiğidir. Devlet medyası ümmetçi bir mantıkla, özellikle bunu öne çıkarmaya çalışıyor.
Bu tarihte Seyîd Rıza’nın savaştığı doğrudur. Seyîd Rıza’nın ismini “milis kuvvet” olarak görüyoruz. “Şeyh Hasananlı Aşireti Milis Komutanı Seyid Rıza” olarak kayıtlarda ismini görebiliyoruz. Devlet medyası Seyîd Rıza’nın Ermenilere karşı savaştığını dahi iddia ediyor. Ama yaptığımız araştırmalarda buna dair herhangi bir kanıta ulaşamadık. Hatta 1920 yılında gönderdiği mektubunda Rusların Dersim’e saldırmalarından dolayı kendilerini savunduklarını ve Ruslara karşı savaştıklarını belirtir. Mektupta aynen şunu yazıyor: “Ermenileri ve Rumlar Dersim’e sığındı ve biz insanlık adına bunları koruduk.” Dolayısıyla devlet medyasının bu iddiaları, direkt olarak Seyîd Rıza’nın yazmış olduğu cümlelerle boşa düşüyor.

Seyîd Rıza sadece bir inanç önderi mi? Bu mektuplara bakıldığında nasıl bir Seyîd Rıza karşımıza çıkıyor?

Seyîd Rıza’nın Kızılbaş Kürtlerin için bir inanç önderi olduğu su götürmez bir gerçek. Ama mektuplara bakıldığında Seyîd Rıza’nın, “Ben bütün Kürdistan ve bütün Kürtler adına konuşuyorum” dediğini görüyoruz. Hatta bir yerde de “8 milyon Kürt’ten” bahsediyor. Seyîd Rıza’nın 1920’li yıllarda, Kürdistan siyasasının bir politik önderi veya aktörü olarak konuştuğunu anlaşılabiliyor.

Osmanlının dağılma dönemi sonrasında, Türklüğü esas alan yeni bir devlet kuruluyor. Bu devlet Dersimi neden bir sorun olarak görüyor? Mektuplarında Seyîd Rıza bunlara değinmiş mi?

1920 yılındaki mektuba bakıldığında, Seyîd Rıza’nın İttihat-Terakki kalıntılarından oluşan Kemalistlerin, Türkçü ve Turancı bir yordamla, ulus-devleti kurmaya çalıştığını görüyor. Ama kendilerinin –mektupta özellikle Kürtlüğe vurgu yaparak- Kürt olduklarını, Kemalistlerin ifade ettiği aidiyeti kabul etmediklerini belirtiyor. Özellikle altını çizerek, Dersim Kürtlüğünün özgün bir yapısının olduğunu, dolayısıyla bu Türkçü ve Turancı projeye dahil olamayacaklarını belirtiyor. Açıkcası mühim olan da budur.

Dersim Tanzimat’tan beri Osmanlının merkezileşme operasyonlarına direnen, muhalefet eden Kürdistan’ın mühim bir parçasıdır. Devlet bunu, bu şekilde kodlamış. Devlet defalarca Dersim’e seferler düzenlemiştir. Çünkü Osmanlı için Dersim’in fethi demek, Kürdistan’ın bir bütün olarak işgal etmenin anahtarını ele geçirmek demektir. Dersim’in fethi demek, Kürdistan’ın fethinin kapısını açacak anahtardır. Ama Osmanlının feth edemediği ender yerlerden bir tanesi olmuştur. Osmanlı’nın 1920 yılında sona ermesi sonrasında ise Türkiye Cumhuriyeti ilan ediliyor. Bunun sonrasında Türkiye, Osmanlının bu rüyasını gerçekleştirmek için Dersim’i işgal etmeye çalışıyor. Ve bunu da 1937 yılında maalesef başarıyor. 1937 Dersim işgali sonrasında Türk devleti bir anlamda kendisini güvenceye! alabilmiştir.

Seyîd Rıza’nın Xoybûn ile ilişkileri ne düzeydedir peki?
Açıkcası Xoybûn ile iletişiminin olduğuna dair numuneler mevcut. Bunlardan bir tanesi Temmuz 1937 yılında -daha öncede üzerinde çalıştığımız- Şêx Seîd ve Muşlu Hilmi Yıldırım’ın da içinde bulunduğu bir grubun Dersim’e yardıma gitmesidir. Bu kişiler pusuya düşürülerek, katlediliyor. Bu da gösteriyor ki, Dersim’den gelen bir yardım çağrısı var ve Xoybûn’da buna cevap olmuş. Bu önemli bir detaydır.
Diğer başka bir örnek ise Seyîd Rıza’nın 1920 yılı Sevr döneminde bir politik Kürt aktör olarak ortaya çıkması, onun Kürt siyasasından, Kürt politik hareketlerinden haberdar olduğunu gösteriyor. Kendisinin bir şekilde bunlarla bağlantı halinde olduğunu, bir politik kişilik olduğunu anlamış oluyoruz.
Aynı şekilde ben Seyîd Rıza’nın bir şekilde, Xoybûn kadrolarıyla iletişim halinde olduğuna inanıyorum. Somut belgeler anlamında şu an itibariyle elimizde herhangi bir şey yok. Belge anlamında maalesef herhangi bir şeye ulaşmadık. Ama şu cümlesi ilgimi çekiyor. Eğer ki gerçekten de o belgeler varsa, yani Haber Türk’ün yayınladığı belgeler gerçek ise; Seyîd Rıza şunu söylüyor, “Kan dökülmesin. İstiyorsanız ben Haleb’e gidebilirim.”

Haleb neden önemli peki?

Haleb’de Xoybûn’un 1938 yılında kurulan belli bir Kürt yapılanması var. Bir ihtimal bu seçenek de düşünülmüş diye düşünüyorum açıkcası.

Seyîd Rıza ile Şêx Seîd birbirini tanıyor veya biliyorlar mıydı? Görüştüklerine dair herhangi kanıta ulaşabildiniz mi?
Coğrafik olarak birbirine yakın bölgelerde yaşayan iki önemli Kürt siyasi hareketi aktörlerinden bahsediyoruz. İkisinin birbirini tanıdığını düşünüyorum. 1920 tarihli mektupta Seyîd Rıza şunu söylüyor, “Biz tam da savaş sırasında, Elîşêr’i Erzincan’a gönderdik. Şu an ki Kürdistan çalışmalarımız için Elîşêr Erzincan – Erzurum üzerinden Rus sahasına geçti ve Ruslarla görüşmeler yapıyor.”

Şimdi o dönemde aynı şekilde Erzurum’da yavaş yavaş örgütlenen Azadî Hareketi’de var. Seyîd Rıza’nın ve Elîşêr’in büyük ihtimal Azadî ile de bağlantısı vardı. Keza 1937 yılının yazında, Şêx Seîd ailesinden –ki Şêx Seîd’in öz kardeşi- Şêx Abdurrahim’in silahlanıp, Rojava’dan çıkarak Dersim’e yardıma gitmesi de bu iki aile arasında belli bir bilinç birlikteliğinin olduğunun göstergesidir.

Dönemin iki önemli Kürt lideri arasında önemli bir bağ var. 1914 yılında, Bitlis’de bir Kürt isyanı gerçekleşti. Ama araya 1. Dünya Savaşı girdi. İsyan beklenen etkiyi yaratmadı. Ve 1. Dünya Savaşı, Kürdistan Sünni cenahını tarumar etti. Yani, 1918 yılında savaş bittiğinde, Kürdistan’ın Serhad bölgesi bomboştur. Diğer bölgelerdeki Kürtler ise açlıkla cebelleşmekteler. Büyük bir kıtlık yaşanıyor. 1919–1920’li yıllarda, Sünni Kürtlerin tekrardan toparlanmaları beklenemezdi.

Bu misyonu 1920 yılında biraz daha tek vücut haline gelmiş ve sürgün edilmemiş, bir şekilde bir yere göç etmemiş olan, Dersim Kürtleri yükleniyor. Yani Kürdistan’ın milliyetçi, ulusal davasına 1. Dünya Savaşı öncesinde Bedlîs üzerinde Sünni Halidî Şêxler öncülük ederken, savaş ile birlikte Sünni cenahın tasfiye olması sonrasında, bu defa Kürdistan’daki milliyetçi ve ulusalcılığın sözcülüğünü Dersim’deki Alevi Kürt cenah yapıyor.

Kısaca, 1. Dünya Savaşı öncesi Halidî Sünni Şêx’ler Kürdistan davasını sürdürürken, 1. Dünya Savaşı sonrasında ise Alevi bir Kürt Pir’i, kendisine “Peygamberi torunu” diyen bir Seyîd sürdürüyor. Seyîd Rıza ile Şêx Seîd arasındaki benzerlik şudur: İkiside “peygamber torunu” olduklarını söylüyorlar. Ama iki farklı cenahta “Kürdistan davasını” sürdürüyorlar.
Seyyid Rıza’nın gö̈ndermiş olduğ̆u Osmanlıca mektup

1937’de Seyid Rıza’nın Fransa Dış̧iliş̧kiler Bakanlığı’na yazmış̧ olduğ̆u mektubun Fransızca kopyası

Seyid Rıza’nın 1937’de Fransa Dış̧iliş̧kiler Bakanlığı’na hitaben yazmış̧ olduğu mektubun İstanbul’daki Fransa Konsolosluğ̆u’na teslim edildiğini gösteren istihbarat belgesi

Seyid Rıza’nın 1937’de Fransa Dış̧ilişkiler Bakanlığ̆ı’na hitaben yazmış̧ oldŭu mektubun İ̇stanbul’daki Fransa Konsolosluğ̆u’na teslim edildiğ̆ini gö̈steren istihbarat belgesi

Yarın: Seyîd Rıza’nın mektuplarında ne yazıyor?

Barış Balseçer / Paris
(Kaynak: Yeni Özgür Politika)

Bu haber 377 kere okundu
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Kategorisindeki Diğer Haberler
Alevi toplumunun kutsalı olan Munzur Gözeleri için bölge halkına, STK’lere ..