Lütfen bekleyin..
Munzur Haber / Kadimden günümüze baş eğmeyen inanç

Kadimden günümüze baş eğmeyen inanç

01 Ekim 2019, 19:03

Alevi-Kızılbaş inancı doğası gereği her dönem hegemonik ve merkezi iktidarlara, devlet ve erk güçlerine mesafeli durmuştur.

Erkin ve gücün yoğunlaştığı yerde mutlaka bir zulmedilen, haksızlığa uğrayan olduğunu inanç olarak geçmiş pratiklerinden bilir. Aleviler merkezi güçlerle uzlaşmayan, onun kapısında durmayı düşkünlük sayan bir anlayışı en iyi 7 uludan bildiğimiz Pir Sultan Abdal’ın kendisinde görür. Pir Sultan, egemenlerin kapısında ricat almaktansa ‘Açılın kapılar, Şah’a gidelim’ diyerek ‘idam kementini’ kendi boynuna dolamaktan çekinmemiştir.

Bugün Alevi-Kızılbaş inanç merkezleri, egemen güçler tarafından ağır asimilasyon politikaları ile öz değerlerinden kopartılarak sadece bir tasavvuf geleneği, İslam içi Batıni bir anlayış olarak tanımlanmak istenmektedir. Bu, Aleviliğin net bir tanımının yapılmamasından kaynaklanmaktadır. Ben inanıyorum ki Aleviliğin tanımlarının farklı olmasında, Alevi kurumlarının egemen otoriteye karşı tavırlarının rolü büyüktür ve bir o kadar da önemlidir. Bugün düzenle uzlaştırılmak istenen şekli ile Aleviliğin direnişçi, haksızlığa karşı çıkan, paylaşımcı, eşitlikçi ve iktidarlara payende olmayan tarafı biçilerek, kuru, ruhsuz, sadece manevi alana hapsedilmek istenen ve egemenlerin dümen suyunda hareket eden bir anlayış hakim kılınmak istenmektedir. Oysa Hz. Ali’nin dediği gibi bir yerde zulüm olması için iki şey lazımdır:

1- Zulmeden,

2- Zulmü kabul eden.

Biz Alevi-Kızılbaşlar, Hz. Hüseyin’den Pir Sultan Abdal’lara, Pir Sultan’lardan da günümüze kadar zulümü kabul etmeyenlerin görkemli direnişleri ile var olduk.

Ali taraftarı iken Muaviye’nin tarafına katılarak (bunu direnenlerin safındayken iktidara geçen diye de okuyabiliriz) ve sonrasında Kufe valisi olan Ziyad’ı hatırlayalım:

Ziyad, Basra’da tarihe geçen hutbesinden anlıyoruz ki, şehirlerde Emevilerin (muktedirin) otoritesi yok olmaya yüz tutmuştu. Ziyad ise bunu ‘fesat çıkarmak’ olarak betimlemiş ve bu fesadı yok edeceğini belirtmişti. Muaviye’ye muhalif olan Ali taraftarlarından eylem ve eleştirilerini bitirmelerini istemiş ve hatta yatsı namazı sonrası sokağa çıkış yasağı uygulamıştır. Bir zamanlar ezilenlerin yanında yer alan (ama belki de asla yer almamış olan) bu zat, yaptığı uyarılara uymadığını ileri sürerek Evfa b. Hısn isminde bir kişiyi öldürtmüştü (Örnek, bkz. İrfan Aycan). Bu zulümler, Sünni tarih kaynaklarında dahi rahatlıkla bulunabilecek kadar aşikar olaylardandır.

Günümüzde de egemenler, iktidar sahipleri, Aleviler üzerinde kirli ve pervasız yeni oyunlarını tezgahlamaktadırlar. Bugüne kadar yapılan bütün katliam, yok etme ve göçertme politikalarına rağmen Alevi-Kızılbaş inancını asimile etmeyi başaramayan egemenler son zamanlarda özelikle Alevi dedeleri üzerinden Aleviliği kendilerine göre biçimlendirmeye çalışmaktadırlar. Bir bakıma, yukarıda bahsi geçen yeni Ziyad’lar çıkarmaya uğraşmaktadırlar. Bu Alevi dedeleri, egemenlerin kapısında el pençe divan durarak, Aleviliğin gerçek ruhunu öldürerek egemenlerden gelecek hurafelerle ve bağışlarla yeni bir Alevilik yaratma peşindeler.

Diyanet tarafından yetiştirilen binlerce Alevi dedesi bugün Avrupa’da bu anlayışın tesisi için çalışmaktadır. Bu dedeler Alevi inancını direnişçi ruhundan kopararak adeta İslam’ın içinde bir ruh ve akım olarak gösterme çabasındalar. Cumhuriyet’in ilanı ile şeriat terk edilip yerini Cumhuriyetçilik temelli Türkleştirme esas alındığı zaman, Alevilerin önemli bir bölümünün bundan dolayı psikolojik rahatlama ve sisteme yakınlaşma sonucu kimliklerinden farkında veya farkında olmadan ödün vermeleri ile bugün de devlet eliyle ehlileştirilen Alevilerin, Alevi-Kızılbaş kimliklerinden ne ödünler verdiğini tarih yazacaktır. Ancak bizim derdimiz, tarih yazmadan önce yapılmakta olanı ortaya koymak ve bu ehlileştirme operasyonuna dışarıdan ve içeriden dizayn verenleri fikirsel olarak da mahkum etmek olmalıdır. Hülasa, bizler, saz çalan, ağlayan bir Alevilik ile kısıtlanamayız. Bu bir kimlik erozyonudur ve bunun karşısında dik durmak Hüseyni kıyam yoludur.

Özelikle son zamanlarda asimilasyon politikaları o kadar yoğun işlemektedir ki bugün insanların oluk oluk kanlarını akıtacağını, insanları bayrak direklerine asacağını söyleyen bir mafya bozuntusu bizim kutsal mekânlarımızda ağırlanmaktadır. Yüz binlerce Alevi-Kızılbaş’ın katili Yavuz Sultan Selim adı bir köprüye verilmektedir.

Yine Alevi imam hatip okuları açılmaya çalışılmaktadır.

Diğer yandan sadece Dersim’de 1980 yılında 3 olan cami sayısı, 1986 yılında 89’a bugün ise 160’a ulaşmıştır. Nüfusunun neredeyse tamamı Alevi-Kızılbaş inancına mensup Dersim’de bir tane resmi cemevi yokken, yüzlerce cami olması bu asimilasyon politikalarının bir parçasıdır.

Üzülerek söylüyorum ki tüm bu politikalar düşkün saydığım bu Alevi dedeleri üzerinden yürütülmektedir.

Erdoğan’ın ‘Eğer Alevilik Ali’yi sevmekse ben de Alevi’yim’ demecini hatırlayalım.

Evet, Alevilik Ali’yi sevmektir; doğru fakat sadece bununla sınırlı değildir Alevilik, Ali’nin direnişini anlamaktır. Hüseyni bir duruştur ve zulüme karşı direnmektir. Bu yönlü bir Ali’yi Erdoğan sevemez, tam aksine güçlenmesinden korkar.

Yol, erkan bizde bellidir. Bizleri yolumuzdan, erkânımızdan çıkarmak isteyenler, para, makam peşinden koşanlar ve onların politik destekçileri bilmelidirler ki bizler yolu rehber edinmişler olarak asla Alevi-Kızılbaş inancının gerçek özünü onlarınki gibi isminden başka Alevilik içermeyen bir anlayışa teslim etmeyeceğiz.

Kerbela’da vurulmuş, Dersim, Maraş’ta katledilmiş ve Sivas’ta yakılmış olan bizler, bunun karşısında sadece saz çalıp ağlayan Aleviler olmamalıyız. Bir daha bu saldırıların olmaması ve yeryüzünden zulümün silinmesi için direnenlerin ve bunun için çabalayanların saflarında direnmek ve mücadele etmek zorundayız.

Biz kimsenin vicdanına, affına sığınarak kendimizi var edemeyiz. Bizi yok sayanlardan da medet ummayız.

Hz. Ali’nin özlü sözü ile bitirelim.

“Dünya, az bir fırsat verir insana, sonra geçer-gider; o fırsata erense ancak hasret elde eder. Nice ona güvenenleri dertlere uğratmıştır; nice ona inananları helâk vâdîsine atmıştır; nice büyükleri horhakir etmiştir; nice benliğe düşenleri alçaltmış gitmiştir.”

Bu yüzden bizim derdimiz makam, şöhret peşinde koşup kendimizi ve etrafımızdakileri heba etmek değil, canımız ve canlarımızı onurlu bir yaşama kavuşturma için bir nefer olabilmektir. Bahşedilen değil, canlarla birlikte ortak yaşam inşa edenlerin torunlarıyız ve onların yolundan dönmek bizim değil düşkünlerin işidir.

Şahin Kuçin / Politika

Bu haber 16 kere okundu
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Kategorisindeki Diğer Haberler
Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) Türkiye’nin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yön..