Lütfen bekleyin..
Munzur Haber / Soykırım sosyal yaşamı da bitirdi

Soykırım sosyal yaşamı da bitirdi

29 Nisan 2019, 09:07

Ermenilere saldırıların başladığı dönemde Yozgat meydanında 300 tane piyanonun üst üste yığılıp yakıldığını biliyoruz. Soykırımda sadece insanların katledilmesi değil kültürlerin, kiliselerin ve sosyal yaşama dair bütün üretimlerin yok edildiğini görüyoruz.

Bugün hala İstanbul’da, Ankara’da ve birçok kentte caddelerin ismi Talat Paşa’dır. Siz Almanya’nın hiçbir yerinde Hitler, Eichman ya da Göbbels Caddesi göremezsiniz. Çünkü Almanya geçmişiyle yüzleşmiştir.

Dr. Toros Korkmaz, Ermeni bir ailenin çocuğu olarak İstanbul’da doğmuş. Orta öğrenimini ve üniversiteyi Türkiye’de tamamladı, Yeditepe Üniversitesi’nde de 2011-2016 yılları arasında araştırma görevlisi olarak çalıştı. Daha sonra doktora öğrencisi olarak Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümüne başlayan Korkmaz, Boğaziçi Üniversitesi’nde Ermeni meselesine ilişkin bir tez hazırlamak ister ancak bu talebi reddedilir. Çünkü üniversiteler YÖK’ün denetiminde ve resmi ideolojiye uygun olmayan hiçbir bilimsel araştırmaya müsaade edilmiyor. Bu süreçten sonra yurt dışına çıkan Korkmaz, Ermeni Soykırımı konusunda uzman olan ve dünyaca tanınan birkaç akademisyenden birisi olan İsviçreli tarihçi Hans-Lukas Kieser ile çalışmaya başlar ve Zürih Üniversitesi’nde yakın tarih bölümünde doktorasını tamamlar.

Dr. Toros KORKMAZ

Hem Ermeni bir aidiyeti olması hem de akademik boyuttaki araştırmalardan dolayı Ermeni Soykırımı konusunu Toros Korkmaz ile konuştuk.

Doktora tezinizle başlayalım, tezin konusu nedir?

Doktora tezimin konusu Türkiye’de kamusal alanda Ermeniler. ‘1975’ten 2007 yılına kadar Türkiye’de kamusal alanda Ermeni kimliği nasıl oluşturuldu ve nasıl bir algı yaratıldı’ sorusuna cevaptır. Ben Türkiye’de Ermeni kimliğine yönelik bakış açısının olumsuz oluşturulduğunu gördüm. Buna karşı da Ermeni toplumunun vermiş olduğu tepkiyi araştırdım. Ermeni toplumunun bu bakış açısına yönelik tepkisini de Hrant Dink ve Agos gazetesi üzerinden inceledim. Yani Hrant Dink’in yazmış olduğu kitaplar, makaleler aynı zamanda Agos gazetesinde yayımlanan makaleler, yazılar ve haberler üzerinden inceledim.

Ermeni kimliğinin Türkiye’de bu kadar olumsuz bir bakış açısı oluşturmasının nedenleri nedir? Neler gözlemlediniz?

Bunun en önemli nedenlerinden biri Türkiye devletinin Ermeni Soykırımı’nı tanımıyor olmasıdır. Türk devletinin soykırımı tanımamak için öne sürdüğü neden ise; 1. Dünya Savaşı’nda Ermeniler’in Türkleri katlettiği söylemidir. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren de Ermenilerin emperyalistlerin maşası olduğu tezi işlenmeye çalışılıyor. Bu öne sürülen tez devletin bütün aygıtları tarafından dillendiriliyor. Türk-İslam sentezinin 12 Eylül 1980’den sonra devletin resmi ideolojisi haline gelmesinden sonra ise Ermeniler hem ulusal açıdan hem de dinsel kimliklerinin Hristiyan olmaları nedeniyle baskı gören ve ötekileştirilen diğer halklarla birlikte en çok ötekileştirilen toplum haline getirildiler.

Türk-İslam sentezi bunu nasıl ve hangi metotlarla yaptı?

Tabii burada birçok farklı yöntem uygulandığını görüyoruz. Bunların en başında gelen ise orta öğretimdeki ders kitaplarında öğretilen Ermenilerle ilgili olumsuz içeriktir. Bütün ders kitaplarında Ermenilerle ilgili bir bölüm yer alır. Bunun nedeni ise daha genç yaşta hatta çocuk yaşta, başından itibaren Ermeni Soykırımı’na bakış açılarını devletin resmi ideolojisi paralelinde oluşturulması çabasıdır.

1975’ten 2007 yılına kadar olan süreci doktora tezinin konusu olarak almanızın önemi nedir?

Bu zaman aralığında Türkiye’de yaşayan Ermenilerin kendi aralarında çıkardıkları dergiler dışında Ermenilerle ilgili ya da Ermeni sorununa ilişkin hiçbir tartışmanın olmadığı ve bir suskunluk döneminin olduğunu gördüm. 1975’te ASALA  örgütünün silahlı eylemlere başladığını görüyoruz. ASALA’nın Türk devletinin yurt dışındaki büyükelçilerine ve temsilciliklerine yönelik yapmış olduğu eylemler kamuoyunda büyük bir ses getiriyor ve ana akım medyada çok geniş yer edinmeye başlıyor. Yani Türkiye kamuoyunda 1975’ten sonra Ermeni toplumu ile ilgili konular konuşulmaya başlanıyor. Bu yüzden ben de bu dönemi inceledim.

 Ermeni sorunu açısından değerlendirmek gerekirse ASALA’nın bu zaman diliminde yaptığı eylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tabii bu konuyu değerlendirirken öncelikle bir şeye vurgu yapmam gerekiyor. Ben akademisyenim. Sorunların şiddet yoluyla değil barışçıl yöntemlerle çözülmesinden yanayım. ASALA, Ermeni Soykırımı yapıldığı zaman Lübnan’a yerleşen Ermeniler’in üçüncü kuşak gençlerinin kurduğu ve Filistin Halk Kurtuluş Ordusu’nun da önemli bir desteğinin olduğu sol tandanslı bir örgüttür. Amaçları, bir bölümü Sovyetler Birliği sınırları içinde olan ve diğer bölümü de Doğu Anadolu Bölgesi’nin önemli bir bölümünden oluşan sosyalist büyük Ermenistan’ı kurmaktır. Bunun içinde yurt dışında bulunan Türk büyükelçilerini ve temsilciliklerini hedef almıştır.

Ermeni toplumunun ASALA’ya bakış açısı nasıldı?

Soykırıma karşı olmaları ve bu sorunun uluslararası kamuoyunun gündemine getirilmesi yönünü savunuyorlardı ancak bunun şiddet eylemleri üzerinden yapılmasını büyük oranda tasvip etmiyorlardı. ASALA yaptığı eylemlerle Ermeni sorununun Türkiye’de ve dünyada kamuoyu tarafından görünür kılınmasında da çok etkili oldu. 1987 yılında Avrupa Parlamentosu’nda ve farklı ülkelerde Ermeni Soykırımı yasa tasarısı görüşülmeye başlandı. 1975 yılında eylemlere başlayan ASALA 1985 yılından itibaren pasif konuma geçmiş ve sönümlenmiştir.

24 Nisan 1915, Ermeni Soykırımı’nın yapıldığı dönemi sembolize eden tarih olarak bilinir. 24 Nisan’da ne oldu? Araştırmalarınızı bizimle paylaşır mısınız?

Tabii ki 24 Nisan sembolik bir tarihtir. Soykırım uzun bir sürece yayılmış bir dönemde yapıldı. 24 Nisan’ın öncesi ve sonrası var. 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’da sömürgeleri durumunda bulunan ülkeler tek tek bağımsızlıklarını ilan etmeye başladılar. Osmanlı Devleti 1908 yılında 2. Tanzimat’ın ilanı ile birlikte çok daha katı bir milliyetçi konuma geldi. Aslında bunu katı milliyetçiliği esas alan Türk İslam sentezi olarak tanımlayabiliriz. Bu tarz politikalarını hayata geçirmelerinin önünde en büyük engel olarak gördükleri Ermeniler, Rumlar ve diğer Hıristiyan azınlıkların imha edilmesi gerekiyordu.

Bu bakış açısına göre farklı ulusal kimliklere sahip Müslümanların asimile edilip Türkleştirilebileceğini ancak Hıristiyanlar için bunun mümkün olmadığını ve bundan dolayı da imha edilmesi gerektiğine karar verdiler. Dönemin koşullarının da uygun olmasıyla birlikte İttihat-Terakki’nin ileri gelenleri olan Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa bu imha politikasını uygulamaya başladılar.

Soykırımdan önce Anadolu’daki Ermeni nüfusu toplam nüfusun yüzde 25’i kadardır. İstanbul’da ise nüfusun yüzde 50’si kadardır. Bugün Türkiye’de milliyetçiliğin ve ırkçılığın en güçlü olduğu yerlerden olan Erzurum, Kayseri ve Yozgat benzeri yerler Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları yerlerdi. Bir örnek vermek gerekirse Yozgat’ta bu saldırıların başladığı dönemde Yozgat meydanında 300 tane piyanonun üst üste yığılıp yakıldığını biliyoruz. Buradan hareketle sadece insanların katledilmesi değil kültürlerin, kiliselerin ve sosyal yaşama dair bütün üretimlerin yok edildiğini görüyoruz.

Yine Osmanlı zamanında Türkler ya asker olurlardı ya da çiftçilikle uğraşıyorlardı. Yaşama dair bütün üretimler ve zanaat olarak adlandırdığımız ustalık ve kalifiye işleri ise Ermeniler tarafından yapılıyordu. Bütün bunların kaybolması bilginin, kültürün ve kalifiye iş gücünün yok olması anlamına geliyordu. Bugünlere kadar yansıyan kültürel, sanatsal ve bilimsel üretimlerin cılız kalmasının en önemli sebeplerinden birisi de bu imha politikalarıdır.

Bugün Türkiye’de ne kadar Ermeni yaşamaktadır ve durumları nedir?

Şu anda Türkiye’de 50-60 bin civarında Ermeni yaşamaktadır. Bu rakam, kimliğinde Hıristiyan yazan ve bir Ermeni kilisesine kayıtlı olan Ermeniler’in sayısıdır. Bunun yanında Hrant Dink’in de sık sık dile getirdiği, müslümanlaşmış ancak Ermeni olduğunun bilincinde olan 1 milyona yakın insan yaşamaktadır Türkiye’de. Baskılardan ve ırkçı yaklaşımlardan dolayı bu kimliklerini gizlemek zorunda kalanların sayısıdır bu. Ermeniler bugün Türkiye’de, özellikle de Hrant Dink’in katleadilmesinden sonra korku içinde yaşıyorlar. Hrant Dink dediği gibi ‘bir güvercin tedirginliği de yaşıyorlar’ diyebiliriz.

Agos gazetesi etrafında toplanmış genç ve entelektüel küçük bir grup var. Bunlar soykırımı kabul ediyorlar, kültür, edebiyat ve Ermeni dili konusunda yayınlar yapıyorlar. Büyük oranda HDP’yi destekliyorlar. Aslında genel anlamıyla Ermeni toplumu da Türkiye’de HDP’yi destekliyor. Ermeni toplumu bu meseleleri açıktan konuşmaz, sadece kendi aralarında ve aile ortamında soykırımı ve buna ilişkin konuları konuşurlar. Tabii ki bunun nedeni sadece soykırım değil, 6-7 Eylül 1955’te yaşanan olaylar ve onun öncesinde yaşanan Varlık Vergisi yoluyla mal varlıklarına el konulması olayı da var. Bütün bunlar Ermenilerde büyük travmalar yaşatmış ve korkuya neden olmuştur. Ancak son yıllarda özellikle de Kürt Özgürlük Hareket’nin etkili olduğu bölgelerde Ermeni kimliğini kabullenen ve bunu açıklayan insanların sayısının da giderek arttığını görüyoruz.

Peki sizin tezinizin de esas konusu olan Türkiye’nin ana akım medyasında Ermenilere bakış açısı nasıldır?

Sağ medyayı ele aldığımda, Ermenilere karşı kullanılabilecek en ağır hakaretler ve ithamların olduğunu  görebiliyoruz. Ben ana akım medyanın düzen içi sol tandanslı gazetelerini ağırlıklı olarak inceledim. Buna örnek olarak o dönemin sosyal demokrat içerikli Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerini gösterebilirim. Bunlara baktığımızda ırkçı, ayrımcı ve saldırgan bir dilin kullanıldığına şahit oluyoruz. Örneğin ASALA bir yerde eylem yaptığında bu gazetelerde “Ermeniler bizi yine arkadan vurdu” manşeti ya da arkadan hançerlenmiş bir adam karikatürü ile Ermeniler’in kalleş ve arkadan hançerleyen bir halk olduğu algısını oluşturuyorlardı. Aynı apartmanda oturan Türk komşularının her gün bu gazeteleri alıp okuduğunu düşünün, bir Ermeninin korkmadan yaşayabilmesi mümkün değildir.

Sosyal bilimlerde söylem analizi olarak tanımlanan bu tür algı oluşturma çabalarının Ermeni toplumu üzerinde çok büyük olumsuz etkisi olmuştur. ASALA’nın eylemlerini bilinçli olarak Ermeni toplumu ile özdeşleştirerek verdiler. Örneğin herhangi bir yerde bir cinayet işlenmiş ve olayın faili bir Ermeni ise ‘Ermeni Agop bir kişiyi öldürdü’ olarak verilirdi. Yani buradaki amaç ulusal kimlikle suçun özdeşleştirilmesi çabasıydı. Bundan dolayı medyanın dili ötekileştiren bir dildir. Bugün de bu zehirli dilin kullanıldığını biliyoruz.

Genel geçer bütün söylemlerde bir Ermeni toplumundan bahsedilir. Ermeni toplumu denince ne anlamamız gerekir?

 Ermeni toplumu denince kastedilen 3 farklı coğrafyada yaşayan Ermenilerdir. Diasporada yaşayan Ermeniler, daha çok Anadolu kökenli olup Avrupa’ya ve Amerika kıtasına yerleşmiş olanlardır. Bir diğeri bugün Türkiye’de yaşayan Ermenilerdir. Üçüncüsü ise bir devlet yönetimine sahip olan Ermenistan Ermenileridir. Bu üç farklı coğrafyada yaşayan Ermeni toplumunun Ermeni meselesine ilişkin birbirine benzeyen ve ayrışan bakış açıları vardır. Ermenistan devlet olarak soykırımın Türkiye tarafından tanınmasını istiyor. Bu tanınma talebinin arka planında herhangi bir toprak veya tazminat talebi yoktur. Türkiye’de yaşayan Ermenilerin talebi ise ayrımcılığa maruz kalmamak, devlet yöneticilerinin ayrımcı dil kullanmamaları ve basının zaman zaman ırkçı söylemleri varan dilinin değiştirilmesidir. Diasporada yaşayan Ermeniler ise Ermeni Soykırımı’nın Türkiye devleti tarafından kabul edilmesini talep ediyorlar. Diasporanın bir bölümü pasaport alarak Anadolu’da atalarının yaşamış olduğu toprakları ziyaret etmek istiyor. Ermeniler’in ağırlıklı bir bölümünün toprak talebi yoktur.

Birçok ülkenin parlamentosunda Ermeni Soykırımı yasa tasarısı kabul edildi. Bu kabul Ermeni toplumlarını tatmin etmiş midir?

 Yaşadıkları ülkelerin parlamentolarında soykırım yasa tasarılarının kabul edilmiş olması Ermenileri bir nebze olsun rahatlatmıştır. Bu aslında biraz da insan psikolojisi ile ilintilidir. Bu ülkelerde yaşayan Ermeniler yaşadıkları ülkelerin kendi acılarını tanıdığını, saygı duyduklarını biliyorlar ve yaşadıkları bu travmayı biraz daha hafifletiyor. Soykırım yasa tasarısını kabul etmiş olan ülkelerin Türkiye üzerinde bir baskı mekanizması oluşturabilecekleri düşüncesi de var.

Aslında soykırımın sembolik bir anlamı var. Bu kabuller yaşanan acıları ve travmaları azaltacaktır. Devletler geçmişte yaptıkları hataları kabul ettikçe ve tarihle doğru bir şekilde yüzleştikçe daha da büyürler. Geçmişte yapılan hatalar ile yüzleşilmiş olunsaydı her on yılda bir katliamlar ve acılar yaşanmamış olacaktı. Yani daha sonra Kürtlerin ve Alevilerin yaşadığı katliamlar yaşanmamış olabilirdi. Ama maalesef bu yapılamadı. Maalesef bugün hala İstanbul’da, Ankara’da ve birçok yerde caddelerin ismi Talat Paşa’dır. Bugün Almanya’nın hiçbir yerinde herhangi bir caddenin ismi Hitler, Eichman ya da Göbbels Caddesi olamaz. Çünkü Almanya geçmişiyle yüzleşmiştir. Bu durum Türkiye’nin bu soruna bakış açısının hala değişmediğini gösteriyor. Siyasi partiler içinde de HDP hariç diğer bütün partilerin bakış açısının resmi ideoloji ile birebir örtüştüğünü görebilmekteyiz. Daha alınacak uzun bir yolun olduğunu söyleyebilirim.

Türkiye’nin soykırımı kabul etmemesinin önündeki en büyük engeller nedir? Türkiye neden kabul etmez bunu?

 Ben bunu üç nedene bağlıyorum. Birincisi Cumhuriyet’i kuran kadroların büyük oranda bu soykırım suçuna bulaşmış olmalarıdır. Bundan dolayı bu isimlerin lekeleneceği düşüncesi hakimdir. İkincisi, Türkiye’deki sermaye birikim süreci ve tarzıdır. Türkiye burjuvazisi sermayesini daha çok yağmalanan Ermeni ve Rum malları ve paraları üzerinden oluşturduğu için bu durumun sorgulanacağı endişesini taşımaktadırlar. Türkiye burjuva sınıfı bununla yüzleşmeye henüz hazır değil. Son olarakta Türkiye halkı da şu veya bu oranda bu olaylara bulaştırılmıştır. Yani bazıları küçük bir bahçeye el koymuştur bazıları Ermenilerden kalan bir eve el koymuştur. Yani suç ortaklığı sağlam bir bağ oluşturur. Bütün bunları düşündüğümüzde Türkiye’nin resmi olarak soykırımı kabul etmesi için daha katetmemiz gereken uzun bir yol olduğunu söyleyebilirim.

Soykırımın yaşanmasında dinsel ve mezhepsel duruşların etkileri ne boyuttadır?

Ermeni Soykırımı’nın başlamasında etkili olan motivasyon radikal Türk milliyetçiliğidir. Türkiye’de milliyetçilik tabandan ya da halktan gelen bir akım değildir. Milliyetçilik, devlet tarafından halka empoze edilmiştir.

Ancak soykırım başladıktan sonra İslam’ın Sünni bakış açısının kolaylaştırıcı bir etken olduğunu ve soykırımın çapını artırdığını görüyoruz. Yani o dönem halk milliyetçi değil daha çok ümmetçi bir anlayışa sahiptir. Ermeniler’in Hıristiyan olmalarından dolayı Türk ve Kürt halkının bir bölümü bu soykırıma katılmıştır. Ancak samimi, inançlı Müslümanların hepsinin bu soykırıma ortak olduğunu söyleyemeyiz. Yapılan tarihsel araştırmalarda Alevilerin yaşadığı bölgelerde özellikle de Dersim bölgesinde halkın soykırıma katılmadığı, hatta Ermenileri koruduğu görülüyor.

Abidin Çetin / Politika

Bu haber 62 kere okundu
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Kategorisindeki Diğer Haberler
Cumartesi Anneleri, sağanak yağmura rağmen eylemlerinin 751’inci haftasında..