Lütfen bekleyin..
Munzur Haber / Kürtlerle savaş ve hıyar ile domates kıtlığı

Kürtlerle savaş ve hıyar ile domates kıtlığı

14 Şubat 2019, 14:05

"Bu “demokrasi ılımanı“ günlerde hıyar, domates, biber, patlıcan, patates, soğan değil, ama doyasıyla ekmek yemek ayrıcalıktı. Çünkü kıtlık günleriydi. Un, buğday kontenjana tabii idi. Fazladan un veya buğday depolandı diye evlere, dükkanlara baskınlar düzenleniyor, fırınlar yalnızca karnesi olanlara ekmek satıyorlardı."

En az 300 Kürt, Türk faşizmine karşı adalet arayışı ile açlık grevinde. Hakkari Milletvekili Leyla Güven bugün 99, Nasır Yağız da Hewlêr’de, açlığın 86‘ıncı gününde.

Ötekilerden kimi 60, kimleri de 61  günden beri, aç duruyor. Ama görünürde, kımıldayan vicdan sayısı sayılacak kadar az.

Türk toplumu ise üç-beş aydın hariç, gerisi öğlen sıcağında yatağa çekilmiş koyun sürüsü gibi kıpırtısız ve sessiz.

Ama koyunların ve tabii ki sığırların onursal hakkını çiğnemeyelim. Uzun süre aç bırakılan koyunlar meleyerek, sığırlar ise içgüdüsel olarak böğürerek hallerini ilan ediyorlar.

Doğanın tepkiciliğine de aykırı ama, Türk kalabalıklar açlığını çektikleri hıyar, soğan, patates, domates, biber kuyruklarında, kadersel bir sessizlik ve sabırla bekliyorlar.

Oysa bizler, gariplikler karşısında, sıkça “dünyanın şu yeri, bu köşesinde olsa” diyerek, aç bırakılmış insanların baş kaldırısından söz ediyoruz. Hatta, bazan hızımızı alamıyor, meleyen aç koyunları, böğüren sığırları bile örnek gösteriyoruz.

Ancak, aç bırakılan Türk‘ün sessizliği, onun şanındandı. Vatan sözkonusu ise eğer, hıyar, domates ve biber onun için, ayrıntıydı, çünkü…

Onlar devlet, kendilerinin de içinde yer aldığı bolca hıyar, soğan, sarımsak, biber, domates, patlıcan ve patates yedirsin diye ödedikleri vergilerin, insan kesen katiller, hırsız ve tecavüzcülerden oluşan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) çetelerine harcandığını seyrediyor, görüyorlardı. Ama “bir Türk asla acıkmaz” şiarıyla, yaz sıcağında uykuya yatırılmış koyun sürüsü gibi sessizliklerini koruyorlardı.

Ayrıca Türk’e, öncelikli olarak düşman kesmek gerekliydi. Tek ebedi düşman ise Kürtlerdi. Ve PÖH denilen polis gücü JÖH isimli Jandarma ile MİT’in gizli ordusuyla Türk ordusu, Kürtlerle savaşta yetersiz kaldığı için, gezgin haydutlardan kurulu ÖSO tesis ve tanzim edilmişti. 50 bin kişilik bu ordu, sayıca bazı Avrupa ordularını da geride bırakıyordu. Hepsi seçme kiralık adamlar (asker)dı.

Dolgunca bir maaş alıyor, iyi besleniyor, son sistem silahlarla donatılıyorlardı.

Tabii ki, bütün bu masraflar, şimdiye kadar kimsenin ruhuna nüfuz edemediği Kürtlerin ülkesini fethetmek, soylarını kurutmak içindi.

 ÖSO, üç yıldan beri, yerde mayın katırı gibi önde giderken, MİT, JÖH, PÖH ve resmi Türk ordusu ardından geliyor, hava gücü de dağları, taşları, ormanları bombalıyordu.

Eee, bütün bunlara para mı yeterdi? Üstüne bir de yerdeki sarayların masrafı, orada yenen ziyafetlerin parasını ekleyin. Üstüne de, uçan Sarayları ekleyin…

Hal böyle olunca ve üstelik Erdoğan Kürdistan’ı bombalayıp ÖSO’cuları en iyi şekilde besleme ile meşgulken kendini bilmez bazı “hıyarlar” domates, hıyar, patates derdindeydi.

 Oysa, geri tepmeli olarak, “tarih boyunca hür yaşamış ve hür yaşar” olmuş Türkler, kendilerini bildi bileli kıtlık çekiyorlardı. Buna rağmen gıklarını çıkarmıyor, başkaldırıyı ise hiç bilmiyor, koyun, sığır kadar da olsa egemene açlıklarını duyurma gereği duymuyorlardı.

Mesela II.Dünya savaşı yılları boyunca ekmeği karne ile katıksız oranında yediler. Sokaklarda, asla “açım“ sesi duyulmadı.

1950’ler ise “demokrasi” mevsimiydi, TC’de. İttihatçılardan Celal Bayar seçilmiş Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes de Başbakandı. Dünya, savaş sonrasının refah günlerini, Türkler ise açlık günlerini yaşıyordu.

Bu “demokrasi ılımanı“ günlerde hıyar, domates, biber, patlıcan, patates, soğan değil, ama doyasıyla ekmek yemek ayrıcalıktı. Çünkü kıtlık günleriydi. Un, buğday kontenjana tabii idi. Fazladan un veya buğday depolandı diye evlere, dükkanlara baskınlar düzenleniyor, fırınlar yalnızca karnesi olanlara ekmek satıyorlardı.

Yalnız ekmek değil, pek çok ürüne ek aydınlatmada ve üstünde yemek pişirilen ocaklarda kullanılan gaz yağı da karneyle idi.

Ancak, kıtlığa rağmen Türk halkı, öyle uykusuna yatırılmış koyun sürüsü sessizliğindeydi.

Türk halkı, bugünkü gibi iktidara tepki gösterme yerine, Menderes’i alkışlamak için meydanlara koşuyor, “kanatlanarak uçan mübarek ermiş“ diye kutsanıyor, bir Antepli de deva satın alamadığı için, oğlunu ayakları dibinde keserek kurban etmeye kalkışıyordu.

Buna karşılık Macar halkı, aynı dönemde karneli hayata, Araplar ise zamlara başkaldırıyordu.

Onun için, Türk halkından bırakın başkaldırıyı, sokağa çıkmayı da beklemek beyhudeliktir. Hayatında yok böyle bir şey. 1978’de hayatlar gıda ve enerji kuyruklarında geçiyordu. Türk protesto olarak, Ecevit’i terk edip bu hayatı başlatan Demirel’i yeniden baş yaptılar. Tepkiyse eğer, hepsi bu…

Oysa, Sudan halkı daha dün, diktatör Ömer el Beşir’e karşı isyandaydı. Pahalılığa ayaklanma ile bir ay içinde, en az 40 kişi gösterilerde hayatını kaybetti.

Türk halkı için, pahalılık ve kuyruklu hayat, normal döngüdür. Başkaldırı yoktur, bu toplumsal hayatta. Rejim öyle gelmiş, böyle gidiyor…

Ama bir gerçek tektir: Kürtler yara aldılar, ama her şeye rağmen ayaktalar. Tansu Çiller-Demirel-CHP üçlüsü Kürtleri ebediyen susturma adına iflasa sürüklemişti, TC’yi. Bunlar, topyekün bir vahşi savaşta, Türk toplumunu, bir “çênî” (tike) ete, bir hıyar, bir kilo domatese hasret koydular, ama Kürtleri yenemediler…

Ahmet Kahraman / Politika

Bu haber 42 kere okundu
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Kategorisindeki Diğer Haberler
Almanya’nın Frankfurt kentinde Newroz on binlerce kişinin katılımı ile kutl..