Lütfen bekleyin..

Esra Çiftçi

Sevgiyle Ütopyalara Doğru…

09 Ekim 2018, 19:31

Ontolojik olarak her varlıkta kendini aşma eğiliminin bulunduğunu düşünüyorum. Cansız doğada bu gerçeklik ancak nükleotid boyutta gözlemlenebiliyorken canlı doğa türlerinin tamamında alenen görülebilmektedir. Varlığının bilincindeki yegâne doğal öge olan insanda kendini ve dolayısıyla içinde yaşadığı koşulları aşma istenci epistemolojik, etik ve estetik olgularla da harmanlanıp sentezlenerek varoluşsal bir hal aldığından çok daha önüne geçilemez güçtedir.

Bu hakikat içinde uygarlık öncesi toplumsallığın bir ütopya algısının olup olmadığı noktasında kesin bir kanaatim yok. Mana kabiliyetleri çok sınırlı olduğundan muhtemelen ötelerden ziyade an’da yoğunlaşıyorlardı.

Uygarlık rahipleri insanların boynuna kadercilik boyunduruğunu yerleştirerek tanrıların dışkılarından yaratıldıkları için onlara kölece hizmet etmek dışında bir seçeneklerinin olmadığına onları ikna ettiyse de bu zırvalar çok da uzun süreler itibar görmedi. Çünkü toplumun genetik sosyal hafızası henüz çok canlıydı ve nereden geldiğini biliyordu. Temel sorunsal, nereye ve nasıl gidileceğiydi.

Bilebildiğim kadarıyla yeryüzünde cennet arayışında görülen ilk ciddi toplumsal yöneliş Spartaküs öncülüğündeki köle isyanıdır. Ancak isyan bir programa, somut bir hedefe yönelmediğinden hazin bir şekilde bastırılıp gitmiştir.

Tek tanrılı dinler “kurtuluş” özlemini “ahiret”e öteleyerek kısmen teskin edici olabilse de insandaki özgürlük istenci (bu özgürlük istencine güzel bir örnek olarak etrafına kurulan tüm bentleri aşarak suya ulaşma çabasındaki Okaliptüs ağacı hep gelir aklıma) bu vaatle de yetinmediğinde ‘Mesih, Mehdi, Sabatay,  Sevi’ türü dünyaya dâhil kurtarıcılarla durum idare edilmeye çalışılmışsa da bunda da başarılı olunamamıştır.

İnsan toplumu varlığı yokluğu belirsiz bir ahrette değil bu dünyada iyi, doğru ve güzel olanı istemiştir. Bence Zerdeşt bu evrensel hakikatin dillendirici, savunucusu ve temsilcisi olarak, kendinden önceki ve sonraki bütün arayışçılardan ayrılır. Mani, Mazdek, Hürmüz, Babek, Bedrettin, More, Campanella, Bruno ve akla gelebilecek ışığı, aydınlığı, güneşi, temizliği, adaleti düstur belleyen bütün hakikat yolcularını da hep onun devamı olarak düşünürüm.

Yakın çağda insanlığa en gerçekçi cennet ütopyasını vaat eden ise Marksizm’in komünalizm toplumsallığıydı. Kendini tüm ezilenlerin ve ötekileştirilenlerin yoldaşı ve her anlamıyla doğanın bir bileşeni gören X kuşağı bireyi olarak komünalizm ütopyasının saçtığı ışıltıların büyüsüyle dolu yetiştim. Ancak bu hayali yaşamsallaştıracak olanlar kapitalistlerin varlık nedeni devlet ve iktidar aygıtlarına sarılıp gırtlaklarına kadar sömürü bataklığına saplandıklarından kurdukları modelin o çürük temeller üstünde tutunabilmesi mümkün olmadığından yıkıldı bu sistem.

“Yıkılan “reel sosyalizm” di. Bilimsel sosyalizm daha güçlenmiş olarak menzilinde yol alıyor” söylemleri kendi kendimizi avutmak dışında hiçbir kıymeti harbiye taşımıyor. Hayır, basbayağı yıkılan hayallerimizdi ve her şeyimizle kendimizi adayıp başladığımızdan çok daha kötü bir yere vardıran bu yıkım karşısında yeniden hayaller oluşturacak mecalimiz kalmadığından savrulduk çoğumuz.

Dedim ya, insan istemci sınırları kabullenmez diye. İşte karşımızdaki canavarın ördüğü ağların aşılmazlığını göre göre Don Kişot varı da olsa hakikat kumaşından kaldığı kadarıyla ördüğümüz zırhımızı bürünerek bacakları titreyen Rossinante’nin sırtında yollara vurmak dışında bir seçeneğimiz yoktu, olamazdı. Pes etmenin vazgeçmenin insan doğasına aykırı olduğunu ve kendini inkâr anlamına geldiğini de hep düşündüm ve savundum.

Bu haber 47 kere okundu
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.