Lütfen bekleyin..

Erdoğan Yalgın

Bazı tarihsel gerçekliklerle İmam Hüseyin, Kerbelâ vakâsı ve oruç

08 Ekim 2016, 17:29

İnsanlık tarihinde yaşanmış bazı olaylar vardır ki, hafızalardan kolay kolay silinmez ve unutulmaz izler bırakmıştır. Hele bir de yaşanmış olaylar, dramatik bir şekilde sonuçlanmışsa, bu durum, bazı toplulukların benliğinde derin travmalara yol açmıştır. İslam aleminde ve Ortadoğu toplulukları arasında Kerbelâ vakası, bu türden acıklı ve o kadar da vahim bir hadisedir.  Tarihe “Kerbelâ Olayı, Kerbelâ Savaşı, Kerbelâ Vakâsı, Kerbelâ Katliamı, Kerbelâ dramı” ve benzeri tanımlarla geçen bu vahim olay, 10 Ekim 680’de (Hicri 10, Muharrem 61), Irak sınırları içindeki Kerbelâ şehrinde vuku bulmuştur. İslam Peygamberi  Muhammed’in 2. torunu Hüseyin bin Ali ve 72 aile efradı (-bazı kaynaklara göre 82) ile Emevi halifesi I. Yezid’e bağlı ordu arasında cereyan etmiştir. Emevi devletinin ikinci halifesi olan Muaviye, oğlu Yezid’in halifeliğini reddeden İmam Hüseyin ve aile efradı, donanımlı Yezid ordusu karşısında hunharca katletmiştir. Bu anlara ilişkin veriler, daha sonra neşredilen İslam kaynaklarında dramatize edilerek işlenmiştir. Mesela Hüseyin, altı aylık oğlu Ali’yi kucağına alıp Yezid ordusunu kumanda eden Sa’d’ın karşısına çıkar. Susuz oğluna su isterken, masumu pak olan Ali, oklarla öldürülür. Ardından Hüseyin, rivayete göre vücudundaki 33 mızrak, 34 ok yarası ve sayısız darbeyle katledilir! Bu da yetmezmiş gibi, Hüseyin’in kafası kesilir. Kesik başı, Yezid’in askerleri tarafından önce tekmelenir, ardından bir mızrağa takılır. Başsız vücudu yarı çıplak bırakılarak, başı Şam’a, Yezid sarayına (kasr-ı beyza –beyaz/ak saray) götürülür. Kızları, Mısır’a sürgüne yollanır. Bu vahim olay, daha sonraları İslamiyet içinde bireyler ve toplumlar arası haklı-haksız (hak-nahak), yanlış-doğru, mazlum-zalim ayrımlarının inançsal bazda, sosyal, kültürel ve hatta ekonomik alanlardaki yeniden yapılanmasına vesile olmuştur. Günümüzden 1336/37 yıl önce gerçekleşen bu hadise hakkında yazılı ve sözlü birçok düşünce üretilmiş, konuyla alakalı belgeler neşredilmiştir. Biz bu sınırlı çalışmamızda, şu ana kadar fazla dile getirilmeyen, konumuzla alakalı bazı farklı hususlara temas edeceğiz.

Siyavûş ve İmam Hüseyin

Aryan topraklarında, MÖ 6. yüzyıllarda geçtiği sanılan İran-Turan (Aryan-Turan/Türk!) savaşlarında cereyan eden en dramatik olay, Siyavûş’un (siyah at sahibi) hazin öyküsüdür. Siyavûş, Kürt Zaloğlu Rüstem (Mokri, 1997: 129, 130; Şeref Han, 1990: 23) tarafından yetiştirilmişti. Asıl adı Ebu’l-Kasım Mansur (935-1020-26) olan şair Firdevsi, 1010 yılında tamamladığı “Şahname“ adlı eserine konu hakkında ilk elden bazı bilgileri aktarmaktadır. Bu eserde; “Siyavuş’un ateşten geçmesi, Siyavuş’un savaşa gitmesi, Siyavuş’un Efrasiyab’la barış yapması, Siyavuş’un Efnisiyab’a sığınması ve benzeri olaylar!“ (Lugal, 1994: 493, 533, 507, 577) için de bizi ilgilendiren bölümlerde kısaca şunlar yer almaktadır: Eski zamanlardan beri tarihte İran-Turan (Aryan-Turan/Türk) halkları arasında savaşlar olur. İran hükümdarı Keykubad’ın yerine geçen Keykâvus, veliaht oğlu Siyavûş’u o sırada İran’a saldıran Efrâsiyâb’a (Alp-Er Tonga) karşı gönderdiği ordunun başına getirir. Efrâsiyâb, Siyavûş ve arkadaşı Zaloğlu Rüstem tarafından ileri sürülen bütün şartları kabul ettiği için savaş yerine barış yapılır. Fakat İran Kisra’sı (kralı) Keykavus, oğlu Siyavûş’e anlaşmayı bozmasını ve Turan/Türk kralı Efrasiyab’a (Alp-Er Tonga) saldırmasını ister. Siyavûş, babasının bu isteğine karşı çıkar. Yapılan anlaşmanın bozulmasını “şerefsizlik“ saydığından, babasının dediğini yapmaz. Başka konulardan da ötürü babasıyla ihtilafa düşen Siyavûş, kendisini babasına kanıtlamak için atıyla birlikte ateşe girer ve sağlam çıkar. Yeri gelmişken belirtmeliyiz; “Ateşten sınanmak, yada ateşe hükmetmek“ yine batıni Alevi evliyaları arasında sıklıkla rastlanan anlatımlara konu olur! En sonunda Siyavûş gidip babasının düşmanı olan Efrasiyab’a sığınır. Efrasiyab, kızı Frengis’i, onurlu ve savaşçı Siyavûş’a verir. Fakat ne acıdır ki Siyavûş, orada kayınpederi tarafından hunharca öldürülür. Siyavûş’ün bu hazin sonu bölge halklarını derinden yaralar. Turan hakanı Alp-Er Tonga, MÖ.626 yılında Siyavûş’ün babası İran şahı Keyhüsrev tarafından öldürülür. Bölge mitolojisinde anlatıla gelen bu dramatik destanla Siyavûş, bir adaletli kahraman olarak yansır. Aryan toplumları arasında asırlarca devam eden, onun adına yas günleri tertip edilir. Aç-susuz kalınır, oruçlar tutulur. Siyavûş’den en az 1000 yıl sonra bu defa da Kerbelâ’da İmam Hüseyin olayı cereyan eder. Eskiden beri Sivayuş için yapılan bütün matemsel törenler, İmam Hüseyin için yapılır. Aryenik halkların (Kürt, Farisî, Beluci, Afgan vs.) nezdinde Kerbelâ’daki Hüseyin, artık yeni bir Siyavûş olur. Turan/Türk hakanı Alp-Er Tonga ise Yezid ile özdeşleştirilir. Bu durum, başta Şii kaynaklar olmak üzere birçok akademik araştırmanın temel konusu olmuştur.

Meselâ yerli ve yabancı birçok kaynağı referans gösteren Topaloğlu, konumuz hakkında şunları bellirtir: “İddialara göre Farslıların İslamiyet’i kabul etmesini ve İslam’ın Farslılar arasında yayılmasını sağlayan sebeplerden biri de milli ve siyasi şuurlarıdır. Bu yeni dinin sancağı altında toplanmayı sağlayan şuur, Hz. Hüseyin’in Sasani hanedanının son temsilcisi olan Yezdigird’in kızı Şehribanu ile evlenmesi sebebiyle teşekkül etmiştir. Zira Farslılar, Hz. Hüseyin’in çocuklarını eski meliklerinin varisleri ve Aryan ırkının devamı sayıyorlardı” (Topaloğu, 2010: 506, 507) Fatih Topaloğlu “Çeşitli Yönleriyle Kerbelâ” adlı çalışmasında, ayrıca şunları kaynak gösterir; “Dineveri, el-Ahbaru’t-Tıval, s. 13; Taberi, Ebu Ca’fer Muhammed b. Cerir [310/922], Tarihu’l-Ümem ve’l-Müluk, J. Bıill, Leiden 1881, Il, 599-604; Firdevsi)“

Kültün kökeni

Ebu’l-Kasım Mansur b. Hasan (934-1020), Şehname adlı eserlere atıfta bulunarak İmam Hüseyin ve Kerbelâ kültünün kökeni hakkında şu verileri dikkatlere sunar: “Siyavuş’un babası Keykavus’un, oğlunun ölüm haberini aldığında, üzüntüsünden karalar giyip yas tuttuğu, elbiselerini ve yakasını parçalayıp dağıttığı, tacının üzerine toprak saçtığı, yüzünü yaraladığı rivayet edilmektedir. Yine bütün İran, Siyavuş’un ölümünden dolayı yasa bürünmüş, mavi ve karalar giyip gözyaşlarıyla yollara düşmüş, ağlamaktan sapsarı kesilmiş olarak “Siyavuş! Siyavuş!” diye feryat etmiştir. Rüstem de, Siyavuş’un ölümünden büyük üzüntü duymuş, elbiselerini yırtmış, tam bir hafta keder içinde yas tutmuş, Siyavuş’un intikamını almadıkça yüzündeki toprakları yıkamayacağına ve yası bitirmeyeceğine yemin etmiştir. Taberi’ye göre İran’da daha önce hiç kimse bir musibet sebebiyle bu tarz bir davranış sergilememiş, karalar giyip yas tutmamıştı. Siyavuş’un ölümü, Buhara’da kendisinin ölümünden duyulan ıstırabı ortaya koyan taziye şeklinde törenlerin yapılmasına sebep olmuştur. Siyavuş’un öldüğü yer, Buhara yakınlarındaki Diz Ruyin şehridir. Zerdüştler, senede bir defa buraya gelerek Siyavuş’un öldüğü yerde ağlar, kurbanlar keser. Görüldüğü üzere matem gelenekleri İslam’dan önce Fars kültürü içerisinde yer almaktaydı. Fars kültürünün İslam’a tesirleriyle birlikte taziye kültürü de Kerbelâ matemleriyle birlikte yeniden vücut bulmuştur” (Topaloğlu, 2010: 506, 507).

Bölge mitolojisinde anlatıla gelen bu dramatik destanla Siyavûş, bir adaletli kahraman olarak yansır. Aryan topluumları arasında, asırlarca devam eden onun adına yas günleri tertip edilir. Aç-susuz kalınır, oruçlar tutulur. Siyavûş’den en az 1000 yıl sonra bu defa da İmam Hüseyin olayı cereyan eder. Eskiden beri Sivayuş için yapılan matemsel törenler, İmam Hüseyin için yapılır. Aryenik halkların nezdinde Kerbelâ’daki Hüseyin, yeni bir Siyavûş olur. Bu dudum, başta Şii kaynaklar olmak üzere birçok akademik araştırmanın temel konusu olur.

 

Kerbelâ Matemi ne zaman ortaya çıktı?

 

“Matem” kavramının Arapça olduğu sanılmaktadır. Buna göre Arapça’nın “til” kökünden türemiştir ve “sevinç veya hüzün sebebiyle bir araya gelmiş olan erkek veya kadınlar topluluğunu” ifade eder. Zamanla anlam kaymasına uğrayarak ölen kişi veya kişilerin ardından hissedilen acıyı, kederi ve bu sebeple ağlayıp sızlamayı, yas tutmayı ve bunların belirli ayinlerle icrasını ifade etmek üzere kullanılmaya başlanmıştır. Kürtçe orjinli “şîn, şiwan, şîngerî” tanımlarının yanı sıra, Türkçe konuşulduğunda daha çok “matem” tanımı kullanılmaktadır. Şii kaynaklarına göre Hüseyin’in öcünün alınması ve Kerbelâ’nın bir “matem” olarak anılmasıyla ilgili çalışmalar, ilk defa 684 yılına tekabül eder. Söz verdikleri halde Kerbelâ’da, Hüseyin’e yardım etmeyen Küfelilerden Süleyman bin Surad el Huzai tarafından geliştirilen Tevvabun (tövbe edip pişman olanlar, kendilerini dövenler) fırkasıyla başlatılmıştır. Fakat bu haraket, fazla başarı göstermeden tez elden dağılmıştır (Bulut, 2007: 336, 337; Topaloğlu, 2010: 504).

 

Büveyh Kürt devleti ve Kerbelâ

Bütün bunlarla birlikte, bilimsel anlamda yazılı kaynaklardaki en somut verileriyle Kerbelâ mateminin, ilk defa Bağdat’ta bir Zeydi Şii-Kürt devleti (934-1055) kuran Büveyhoğulları tarafından başlatıldığına şahit olmaktayız. Soyadlarıyla anılan bu devlet, yani “Büveyhiler” ya da “Büveyhioğulları”, İran Kürdistanı’nda (Zagroslar) yerleşik Deylemi Kürt aşiretlerinden olan “Bavê, Bovêyi, Buvi Şuça’nın oğulları”nın Abbasilere karşı kurup geliştirdikleri bir Kürt devletidir. Nitekim Muizu’d-Devle Devle’nin (945-967) Muharrem ayının ilk on gününü, İmam Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit edilişini anmak üzere Bağdat’ta umumi “Kerbelâ matemini” ve ardından “Aşura” merasimini başlatılmıştır. 10 Muharrem 352 (8 Şubat 963) günü, bütün Bağdat halkının çarşı ve dükkanlarını kapatmalarını, kadın erkek herkesin siyahlar giyerek şehirde dolaşmasını ve İmam Hüseyin için matem tutmasını, bir yıl sonrasında, 18 Zilhicce 352’de (7 Ocak 964) ise “Gadir-i Hum (Hz. Muhammed’in veda hutbesi, 632/32) gününün bayram olarak kutlanmasını emretmişti (Topaloğlu, 2010: 505; Topaloğlu, 2013: 56, 57; Ümit, 2010: 498, 499). Fakat yaratılan bu geleneksel anmalar fazla bir yaygınlık kazanmamış, sadece Bağdat ve çevresinde Sünni Selçuklu Türklerinin, Abbasi halifelerinin davetiyle 1055 yıllarında bölgeye gelip Büveyh Kürt devletine son vermesiyle noktalandırılmıştı.

 

Safeviler ve Kerbelâ

16. yüzyılda Safevi devletinin (1501-1786) Kürt kökenli hanedanlarından olan (Kerbelâ’da aldıkları şecerede “Firuz el Kurdi es Sincani rahmetullahi eleyhim...” diye yazar. Kaplan, 2010: 58, 59) Şah İsmail (1487-1524) döneminde Şiilik, Safevi Devleti’nin resmi mezhebi oldu. Kerbelâ vakası ve “yas-ı matem” anmalarına da, Bağdat’taki Büveyhoğulları’ndan sonra ilk defa burada, Şah İsmail tarafından resmi bir nitelik kazandırıldı (Yörükan, 2009: 90; Topaloğlu, 2010). Nitekim İran’da gelişen Şiiliğin Kerbelâ matemi, Safevilerin yazdığı buyruklar vasıtasıyla Anadolu’ya ve Kürdistan’a kadar uzanacaktı (Kaplan, 2010). Konuya aşina olan bütün araştırmacı-yazarların ortak görüşü odur ki, ilk defa Safeviler tarafından Anadolu ve Kuzey Kürdistan’a gönderilen halifeleriyle Batıni Aleviliğinin içine bazı İslami öğeler serpiştirilmiştir. Bunlar arasında “İmam Ali’nin kahramanlıkları, Ehl-i Beyt sevgisi, Kerbelâ, 12 İmam doğmaları, Ali’nin düşmanlarına lanet “teberrâ”, dostuna ise dost “tevellâ” ve benzeri kültleri“ sayılmaktadır (Kaplan, 2010: 159).

Fakat sözü edilen bu Şii-İslami kültler, zaten Anadolu ve Mezopotamya’daki inanç toplulukları arasında eskiden beri farklı versiyonlarıyla yaşanan, yaşatılan antik kültlerdi. Kürdistan ve Anadolu Alevileri için Melikhoff’unda bellirttigi gibi “On İki İmam’a ve Kerbelâ şehitlerine dini bir saygı gösterirler. Sufilik cilası altında bir güneş inanışının (culte) kalıntısı apaçık görünür durur“ (Melikhoff, 2011: 125, 126, 134) der. Kaldı ki Batıni Alevilerinin kroniklerinde (yazılı belgelerinde; şecere, berat, menkıbename.) Kerbelâ matemi vurgusuna rastlanmaz. Ayrıca 12 İmamlar’dan da söz edilmez. (Gümüşoğlu, 2006; Makalat, 2009, Gölpınarlı, 1995; Yar/Yalgın, 2014: 7-32) Bu coğrafyadaki Batıni topluluklar (Kızılbaş/Alevi, Bektaşi, Kalenderi) cem-i civatlarında belki de ilk defa 16. yüzyılda Şah İsmail’in “Hatayi” mahlasıyla yazdığı “Kerbelâ ve Muharrem Matemi” nefeslerini terenüm edeceklerdi. Buna ilaveten yine Hatayi’ye ait 12 İmam üzerine nakşedilmiş duazdehler, gıl-gal-gul-banglar (doğaçlama dualar) okunmaktaydı. İran’daki bu resmi gelenekler, daha sonraları Safevilerin mirasına konan Kaçarlar (1794-1925) tarafından, kendi milli kimlik inşalarında kalkan olarak kullanılacaktı.

Böylece 1500’lü yıllardan beri bölgede Kerbelâ kültleri geliştirilerek yaygınlık kazandı. Fakat Anadolu ve Kürdistan’daki Batıni Aleviler, Şiilerin yaptığı gibi Kerbelâ matemini anmamaktadır. Örneğin, “Kerbelâ Matemlerinde özellikle trajedinin vuku bulduğu aşura gününde “deste” ismi verilen siyah giyimli organize gruplar ağıtlar eşliğinde göğüslerini, bazen de zincirlerle sırtlarını döverler. Kerbelâ anma merasimleri, Muharrem ayı ile başlayıp Hz. Hüseyin’in şehadetinin 40. günü olan 20 Safer’e kadar devam etmektedir” (Topaloğlu, 2010: 508). Buna karşın Anadolu ve Kürdistan’daki Batıni Aleviler, Kerbelâ matemini, 12 günlük oruç tutarak, aşure ve lokmalar dağıtarak anar. Bu süre içerisinde eskiden kalma kendi kadim gelenek ve göreneklerinde var olan yas tutma ritüel ve tradisyon ananelerine uyarlar. Örneğin fazla konuşmazlar, gülüp eğlenmezler. Traş olmaz, kan çıkarmazlar (eti yenilen hayvan kesmezler), avlanmazlar, saf-duru su içmezler. Gün batımında özentisiz hazırladıkları sofradan yemek yiyip 24 saat ağızlarını mühürlerler. Bütün bu kült olguları ise zaten antik çağlardan beri yaşatılan öğelerin farklı kılıflar altında devam ettirilmesi anlamına gelmektedir.

 

Neden 12 gün oruç?

Batıni Alevi toplulukları Yas-ı Muharrem orucunu 12, Şiiler ise umumiyetle 10 gün tutar! (Şiiler, bu orucu son yıllarda hiç tutmazlar!) Bazı bölgelerde yaşayan Şiiler, muharrem orucu yerine sadece Ramazan orucunu tutarlar. Bu bilinen gerçek, konuyla ilgilenen araştırmacıların da dikkatini çekmiştir. Örneğin Melikhoff şunları der: “Yas-ı Muharrem orucu İran’da ve genel olarak Şiilerde 10 gündür. Fakat Alevilerde bu süre 12 günle tamamlanmaktadır (Melikof, 2011: 64). Aslında Muharrem ayının 10 olan Aşure gününe izafeten Şiiler tarafından tutulan 10 günlük oruç, Batıni Alevi topluluklarında 12 güne çıkarılarak zahiren 12 İmamlar’ın anımsanması öngörülmüştür. Nitekim literatürde “12 İmam orucu“ olarak da kullanılmaktadır. Bu sadece bir lafzi yanılgıdır! Zira Kerbela’dan ötürü imamların yaşam periyotları arasında (İmam Hüseyin d. 625 ile İmam Mehdi d. 869) tam 244 yıl zaman farkı bulunmaktadır. Bu kronolojik süreyi 1. İmam Ali (d.598) ile başlatacak olursak, bu süre 271 yıllık aralığa tekabül eder. Yani 12 İmamlar’ın kendi arasında tam 271 yıllık süre açıklığı söz konusudur.

Dolayısıyla bu tutulan orucun adı, “12 İmam orucu“ değildir! Fakat bilinen bir gerçeklik vardır ki; O da Batıni Alevi toplulukları arasında eskiden beri 12 günlük bir oruç vardı. Zira bilinen tarihiyle birlikte 12 sayısının kutsiyeti, en az Sümerlerle birlikte ortaya çıkmış, Hurilerle doruğa ulaşmıştı. Orada göksel kozmogoni içinde 12 rakamlı birçok kült ve bilimsel değer ortaya çıkarılmıştır. Örneğin, “12 ay, 12 burç, 12 gezegen, göklerdeki 12 durak, 12 saat gece, 12 saat gündüz ve en önemlisi de 12 Tanrı betimlemeleri” (Sitchin, 2008) bilinmektedir. Yine Zerdüşti inanca göre İzid/Yezdan tarafından dünyaya gönderildiğine inanılan 12 ferişte’den (melek) söz edilir. Ayrıca 12’li kutsallıklar, Yahudilikteki 12 kabile, Hıristiyanlıkta ise İsa’nın 12 havarisi olarak yaşatılmıştır. Bütün bu 12’ler dizgesi, İtiqatê Rêya Heqi önderleri tarafından en son 16. yüzyılda, 12 İmam örtüsü altında günümüze değin getirilerek yaşatılmıştır. Yine Alevi Ayin-i Cemlerinde yürütülen 12 hizmetli erkânlarda, Pir güneşi temsil ederken diğer 11 hizmetli ise diğer gezegenleri anımsatır. Tewt/trans halinde gerçekleştirilen Semah ise gezegenlerin gidiş yönüne doğru, (-saatin tersine) yani sağdan sola doğru yürünür. Bu türden (-Kadınlı-erkekli 12 hizmetli ve semah dönümlü) gerçekleştirilen Ayin-i Cem/Ciwat, tek Tanrılı hiç bir dinde icraa edilmez!

 

Kaynakça/Bibliyografya

 

Bulut, Faik, (2007) ”Alisiz Alevilik” Berfin yayınları, İstanbul

Firdevsi, (1994) “Şahname II” Çeviren: Necati lugal, MEB yayınları, Ankara

Gümüşoğlu, Dursun, (2006) “Tâcü'l Arifîn es-Seyyid Ebu'l Vefâ Menakıbnamesi-Yaşamı ve Tasavvufi Görüşleri“, Can Yayınları Istanbul

Gölpınarlı, Abdulbaki, (1995) “Vilayetname Menakıb-ı Hünkar Hacı Bektaş Veli“  İnkılap Kitabevi,

Kaplan,  Doğan, (2010) “Yazılı Kaynaklarına Göre, Alevilik“ TDV yayınları istanbul

Makalat (2009), Hacı Hektaş Veli, TDV yayınları Ankara

Mélikoff, İréne (2011) “Uyur İdik Uyardılar“ Demos yayınlar, İstanul

Mokri, Mohammed (1997) “Kürt Batıniligi“ Alevilik ve Kürtler, Yayına Haz. Mehmet Bayrak Özge Yayınları Wupertal

Sitchin, Zechariai (2008) “12. Gezegen“, Ruh ve madde yay. İstanbul

Şeref Han, (1990) “Şerefname/Kürt Tarihi“ Çeviren, M. Emin Bozarslan. Hasat Yayınları İstanbul

Topaloğlu, Fatih, (2010) “Şia’da Kerbelâ mateminin Ortaya Çıkışı ve Eski İran Kültürüyle İlişkisi“ Çeşitli Yönleriyle Kerbelâ“ Çilt l. sayfa: Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sıvas

Topaloğlu, Fatih, (2013) “İran Coğrafyasının Şiileşme Süreci-İlk Dönem, Emeviler, Abbasilar“ e-makâlât Mezhep Araştırmaları, VI/2 (Güz 2013), sayfa. 43-62.

Ümit, Mehmet, (2010) “Zeydi Düşüncede, Hz. Hüseyin ve Kerbelâ“, Çeşitli Yönleriyle Kerbelâ Cilt: 1, sayfa: 493-500“ KTB yayınları, Sıvas

Yar, Erkan- Erdoğan Yalgın, “Şeyh Dilo Belincân‘ın  بلنجان دلو الشيخ Şeceresinin Kısa Bir Analizi” Tunceli Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Cilt 2, Sayı 4, Bahar 2014, Sayfa 7- 32

Yörükan, Y. Ziya, (2009) “Müslümanlıkta Dini Tefrika“ Ötüken Yay. İstanbul

Bu haber 549 kere okundu
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
513 gün önce
973 gün önce
1017 gün önce
1077 gün önce
1082 gün önce
1139 gün önce
1175 gün önce
1183 gün önce
1189 gün önce
1211 gün önce