'ya Hızır e kerem kani Hızır e nazır. Gözlerin üzerimizde, elin elimizde ola!
Bu yıl Hızır ile ilgili yazacağım yazı Geçen yılki gibi Hızır’ın tarihsel süreç içinde nasıl inanılmış, hangi inanç hangi adla anmış diye yazmayacağım. Bu yıl Malatya Kürt Alevilerinin Hızır ayında uyguladığı gelenekleri Yazar ve araştırmacı Süleyman ŞAHİN’in kaleminde “ALEVİLİĞİN ANADOLU UYGARLIĞINDAKİ İZLERİ” Adlı kitabından aktaracağım. Sayın şahin hem kendi İzlemlerini hem de Yazar ve araştırmacı Haşim KUTLU’nun “Kızılbaş Kadın” kitabında alıntı yaparak geleneğin güzelliğini okuyucuya sunmuştur. Aydüşü yayınları tarafından yayınlayan kitabın yazısına baktığımızda Aleviliğin ne denli bir doğa dini olduğunu açıkça ortaya koyduğunu görüyoruz. Ben de bu güzel araştırmayı siz değeli okuyucularla paylaşmayı düşündüm. Yazının yorumunu siz değerli okuyucu dostlara bırakıyorum.
HIZIRI KAL, HIDRELLEZ, BOZATLI HIZIR
HALKTAKİ HIZIR SEVGİSİ
Haşim Kutlu'nun Kızılbaş Kadın kitabının S. 139. Sayın Bali'nin el yazması metnini olduğu gibi aktarıyorum.
"Alevi İnancında Kadın ve Hızır"
Çocukluk yıllarım nenemin yanında geçti. Nenem, oturup kalkarken, yemek pişirip iş görürken; 'ya Hızır e kerem kani Hızır e nazır. Gözlerin üzerimizde, elin elimizde ola! Saklaya bekleye diyerek işe başlardı. Kendi çocukluk ve gençlik yılları ile ilgili günleri bana sevinerek, hem de gözleri dolu dolu olarak anlatırdı. Ve o kutsal törelerin bir kısmını yaşar ama bize de yaşatırdı. Onun ceviz tahtasından yapılı eski bir sandığı vardı. Son bahar mevsiminde, evde bulunan bütün yiyeceklerden birer pay ayırırdı. Yağ, peynir, çökelek gibi bozulması söz konusu olan yiyecekleri, özel hazırlanmış ağaç kutu, vb, kaplara yine özel ola¬rak yerleştirir, ağaç sandığa düzerdi.
Bu sandığa, 'Hızır Sandığı', lokmalara da 'Hızır Lokması” derdi. Sandığın kapısına kilit vurmazdı: Hızır payının kapusu murad (dileklere kavuşma) kapusudur, kilit vurulmaz' derdi. Fakat bize de 'Hızır lokmasına rızasız el uzatılmaz, Hızır çarpar' diyerek tembih etmekten geri durmazdı! Bizler sandığın etrafın¬da dolaşırdık ama hiçbir zaman sandığa dokunmaya cesaret etmezdik.
Hızır günlerinin gelmesini, sandıktaki yiyeceklerden pay serilmesini çocuk sabırsızlığı içinde beklerdik. Biz çocuklar İçin tek bayram bu ve bunun gibi günlerdi, başka bayram bil¬mezdik.
Mart’ın (Adar) 20'sini 21'ine (baba hesabına göre 9 Mart’ı) bağlayan geceyi, adeta uyumadan sabah ederdik. Ne¬nem, yani annemin annesi, o tarihe "Mart Dokuzu"derdi. Oldukça fırtınalı bir gece olurdu. Çift ile çubuk ile meşgul köy insanı için oldukça anlamlıydı. Sayılı günlerin sayılı belirtileriydi hu fırtınalar. Her birinin değişik isimleri vardı. Sanki bütün bir tabiat o son fırtınayla doğum sancısı çekiyor gibiydi. Ya da insanlar öyle algılıyorlardı. Mart dokuzu fırtınası için Türkçede de Kullanıldığı üzere "Koca Kadın Fırtınası' deniyordu. Kışın so¬kunu noktalayan ve baharı müjdeleyen bir soluklanma olarak kabul edilirdi ve asıl o günden sonra bahar başlamış kabul edilirdi. Buna göre soğuk geride kalıyor, sıcak ve yaşam öne çıkı¬yordu. Sanki bütün bir tabiatın kış uykusundan uyanışını simge¬lemekteydi.
Nenem 'Mart dokuzu' akşamında bir miktar yufka ekmek nazırlardı. Sabah erkenden kalkar, iki kova su alır pınardan, koltuğundan süpürgesi, evin dışına çıkar, arazinin bir yerine suyu serper ve süpürürdü. Evde arta kalan mal yemlerinden, kuru ot¬lan ve bir kaç ağaç getirir, temizleyip pak ettiği yerin ortasında, o getirdikleriyle bir ateş tutuştururdu. Sandıkta muhafaza ettiği yiyecekleri sıraya dizer, gülbanklar okurdu.
Aklımda kaldığı kadarıyla okuduğu gülbankların dizeleri söyledi.
Kurban olam nur yüzüne Gel cemimiz birlik olsun Yüzümü sürem dizine Gel gönlümüz birlik olsun
Nefesinle lokmamızı Ateşinle çıramızı Nurladırda ışık olsun Gel gönlümüz birlik olsun
Yaktım Hızır Ateşini
Açtım gönlümü aşk u deme
Eleman bizi kereminden mahrum eyleme
Bir ayağı derya da bir ayağı karada
Uzat elini dar günde car günde
Bizi erdir murada Didarında mahrum eyleme
Mekanlar boş kaldı Baba Erenler! Ziyaretler, Ocaklar sahip¬siz ve viran oldu. Kutsal örf ve adetler unutuldu. İnsanlar inançsız. Hakka dönüp gerçeği görene aşk ola imanım! Sana yazarken! duygulandım, elimde değil gözlerime su yürürdü!
Anamın anasıydı ama aynı zamanda hepimizin anasıydı Şöyle devam ediyordu.
Gökten geldim yer dirildi
Cümle mahlukat cana geldi :
Nur keremin görüldü
Muratlar kapusunda bizi mahrum eyleme!
Ya bari Huda! Hızır ile birlik olduk
El uzattık nasip aldık Gönül gönüle cemine girdik
Niyazımız kabul ola
Nur nefesi bana, nur nefesi sana
Nur düşe hem u cana Yana Hızır ateşi yana!
Aşka gelen yer ü gök aşkına
Her bedene nur düşe Aşk ile geldik cüşe
Nur bereketi dağa taşa yağa Rahmeti rahman ola!
Anamın Anası ve hepimizin anası annem, bu ve benzeri gülbankları, sabahın erken saatlerinden, belli bir zamana kadar, kus¬muk vaktinden yani tan yerinin ağarmasından, gün ışıklarının hanemizin yaladığı zamana kadar, hatta denebilir ki, öğle vaktine Kakın bir zamana kadar okurdu. Hanemizin her tarafını dolaşarak okurdu ve üfürürdü. Bitmek tükenmek bilmeyen bir pınar, aktıkça boşalır, boşaldıkça doldururdu. Kimileri atalardan evlatlara miras akıp gelen belirli sözcükler ve deyişlerdi. Kimileri ise Doğaçlama. O gülbanklar, onun gibi okuyabilmek için onun gibi Hızır'la bütünleşmek, Hızır olmak gerekir. O okumaya başladığında, sanki bütün bir evren onunla birlik dile geliyordu. Her¬kes, dağ ve taş, kurt ve kuş, yedi renk, yedi ses dile geliyor onun dilinde dilleniyordu. Yaşama duruyordu o baş pınarda!
Her su, her kaynak bir sürektir ve soydur. O ki, Atadır, Anadır. O bütün kaynakların başıdır. Ser çeşmedir. Gün üç yüz altmış altıya sayılmıştır. Her günün sahibi vardır elbet ve üç yüz altmış altı gün, üç yüz altmış altı çeşmedir. Ser çeşmenin başı olandı o. Hem rahmandı ve hem de rahim!
Nenem bir yandan bu aşk ve ışık ile okurdu bu gülbankları, birbiri ardına sıralardı. Diğer yandan da bu gülbanklar eşliğinde, bizleri, daha önce yaktığı Hızır ateşinin üzerinde atlatır; 'Hı¬zır'ın ocağıyla, bedeninizi aydınlatan nuru, önünüze yansısın, Yansısın ki Hızır varlığından var edip vere. Vere ki, ocağınız gür haneniz şen ola. Bedeniniz nasipsiz kalmaya' derdi.
Sonra ateşin yanına dizdiği yiyeceklerden dürüm yapar her, birimizin ellerine tutuştururdu. Ceplerimize çerez koyardı. Bazı¬ları adını söyleyerek kendisine hitap ettiklerin de, bu hitap şek¬line kızardı; 'Ben hizmetimi hak etmiş, elimi eteğimi dünya ma¬lından çekmiş, Hızır aşk ateşini nurlandırmış, Ceminde gül yüzünü görmüş anayım. Benim analık hak Adım demeniz lazım' diye uyarırdı bizleri. Gerçi o dönemde, bazı durumlar dışında, kadınların yaşlı kesimine 'Ana' erkeklere ise 'Baba' diye hitab edilirdi. Alevi inancına göre onlar 'sırrı hakikate eren, dün¬yayı üryan gören hak erenleriydiler ki, 'sırdan içeri olan! sırrı' bilenlerdi! Onlar, ateşin etrafında çark u pervaz olur semah yürürlerdi. Her pervazda;
'Aşk u dem ola! Çerağı evliya, Hak nuru nurlana, darına didarına, sırrına erene Allah Eyvallah! Nar ile nur olduk, can ile can! Hızır ile bir olduk! Nasibini alana Allah Eyvallah! Semah¬ta sematarız! Üryan geldik, Üryan u Nacezarız! Öldük dirildik! Aşk u aladan haberdarız! Sırra erip gönül verene Allah Eyval¬lah!' okur geçerler aşkına Hüü! Çekerlerdi.
Bu semah törenine yalnız erenler katılırdı. Aralarına genç Kılmazlardı. Onların özünde henüz hamlığa var olduğuna inanılırdı
O dönemlerin çocukları olan bizlere ise, "Masum u pak" gözüyle bakılırdı. Onlar semah aşkı ile coştukça bizler ateşin üstündeki atlayışlarımızı hızlandırırdık. Yine, bir dinlenme faslı başlardı ve tekrar lokmalar dağılırdı. O kutsal ateşin didarında, Hızır Cemine gelen canlar da lokmalarla katkıda bulunurlardı. Tören öğlene yakın bir zamana kadar devam ederdi.
Aynı erenler, köyün içine iner dolaşırlardı. Kuşaklarının arasına yerleştirdikleri kuru üzüm, ceviz cinsi lokmaları dağıtırlar ve nasihatlerde bulunur, günün önemiyle ilgili bilgileri canlara öğretirlerdi. Onlara göre o gün, hakkın rahmana gelmesiydi. Bu nedenle yeninin gelmesi anlamını taşıyordu. Bu ve eski olan, geride kalan yiyecek adına ne varsa çıkartılır ve lokma olarak dağıtılırdı.
Tören bittikten sonra biz çocuklar, birer çatal ağaç hazırlar-I dik. Bir ip bağlayarak bütün köyü ev ev dolanırdık. Evlerin üstüne çatal ağacımızı bacalardan aşağıya sarkıtırdık. Ve 'sere Sal'e bine sale/ Xızır hat we male / Duxaze pere piri kale' (Eski yıl bitti, yeni yıl geldi/ Bu nedenle evlere Hızır uğruyor/ Biz Hızır için para istiyoruz/ O yaşlı Pir hakkı için para verin HK) derdik. Evin içinden bizim çatal ağacımıza Özel hazırlanmış birer ekmek takılırdı. Biz ipi çekerek ekmeği bacadan dışarı alırdık. Bu ekmeğe 'Hızır Payı' denirdi.
Akşam olduğunda, canlar, evlerinde 'Hızır kömbesi' pişirir yaşlıların olduğu evlere götürürlerdi. (Hızır Kömbesi, Binboğa] eteklerindeki Kızılbaş Kürt köylerinin bazılarında üç adet olarak pişirilmekteydi. Birinci lokma ev halkı içindi ve evi içinde pay edilirdi. İkinci lokma "komşu halkı" içindi ve yedi ya da on iki paya ulaştırılarak pay edilirdi. Üçüncü lokma I ise "Halkın Evi"ne yani Cıvat Meydanına götürülür orada "Hakkın Lokması" olarak pay edilirdi. Bu aynı zamanda Rızalık Şehrinin "Rıza Lokması" dır.)
Kömbeler lokma edilir dağıtılırdı. Kömbenin piştiği ocakta ateşin üç gün boyunca sönmeden yanması gerektiğine inanılırdı. Burada dikkat edilmesi gereken şey, o gün için ibadet törenlerinin yürütülmesinin öncülüğünü Ana olma sıfatını hak eden, ona I layık görülen analar yürütürdü."
Kızılbaş Kürtlerin inançlarında Bozatlı Hızır'ın yeri çok anlamlıdır. Aynı zamanda bu inançtaki insanlar Hızır'ı Hak ile aynı derecede tutarlar. Bizim bölgemiz olan Malatya, Maraş, Adıyaman gibi komşu şehirlerde Hızır'ın kutsanmasını bir veya iki gün farklılıkla kutsalarda tamamen bir birlik içerisinde hareket etmiş olurlar. Bunun da belirli sebepleri vardır. 1400. yıldan bu ya¬na İslam tamamen Kızılbaş inancını aynı zamanda bu Kültü yok etmek için çeşitli katliamlarla, hakaretlerle yok etmek için dur¬madan çaba sarf etmişlerdir. Bundan dolayıdır ki tüm bölgeler birbirinden ilişkiler kopmuş, kendilerine göre belirli eksiklikle meydana gelmiştir. Ama şu bir gerçektir ki Kızılbaşlar bu kadar zorluklar içerisinde de olsa da kutsal değerlerinde vazgeçmemişlerdir.
Belirtmiş olduğum Hızırı Kal, Hıdrellez, Bozatlı Hızır bu isimler bizim için tamamen kutsal sayılan isimlerdir. Bizim halk içerisinde bunlara ait bazı misaller vermek istiyorum:
Köyümüzde Afe Nenemiz şöyle derdi: "Herhangi birisini uğurlayacağımız zaman, ona derdik ki Hızır hevah (arkadaşın) ol¬sun derdik Hızır ismini söylemediğimiz zaman yolculukta, sanki bir hata yapmış oluyoruz. Mutlaka Hızır ismini kullanılması gereklidir." Halam Fatma şöyle derdi: "Herhangi birisi yemin edeceği zaman Hızır'ın adım kullanarak yemin ediyorsa mutlaka o doğru söylüyordu. Bizimde ona gerçekten inanmamız gerekirdi Buna benzer onlarca söylemler vardır. Halk şöyle düşünürdü “Ben bu ismi kullanarak, eğer doğruyu söylemediğim takdirde benim başıma mutlaka bir belanın geleceğine” inancı tam o için doğru söylerdi.
BOZATLIHIZIR TÖRENLE KUTSANMASI
Bizim bulunduğumuz yöreler şubatın 15 de bu kutsal gün te¬mel alınarak kutsamaya başlanırdı. Halk yazın kendilerine temiz ve hemen yanmayan bir odun kütüğü bulurlardı. Bazı bölgeler¬ de odun olmazdı. Şayet ormanlık olmayan yerlerde yazın bunun hazırlığını yaparlardı. Eğer ormanlık olan yerler de bir sorun yoktu
15. şubat geldiğinde halk önceden birbirini ziyaret eder¬lerdi. Tüm vatandaşlar birbirleriyle gönül birliği için birbi¬rini mutlaka ziyaret ederlerdi. Yaşlılar ziyaret edilirdi. Onlar¬dan belirli razılıklar alınırdı. Bu aynı zamanda bir öz temizliği anlamındadır. Belirli kimseler birbirine dargın ise bunlar mutlaka barışarak, o toplumda bir ahenk birliği sağlanmış olurdu
Her aile belirli bir törenle Kutsal Ateş yakılmış olurdu. Ateş yakılmadan önce tüm fertler birbirine niyaz olurdu. Ateş yakıl¬dıktan sonra yine birbirine niyaz ve razılık temelinde yapılmış olurdu. Ondan sonra ailenin en büyüğü önde olmak şartıyla, sı¬rayla Hak niyazını o yanan temiz Gonç dediğimiz Oduna yapıl¬mış olurdu. Her gün bu ilk günde yaptıkları gibi aynı şekilde ya¬nan ateşin goncuna niyaz yapılmış olurdu. Tüm aile aynı zaman¬da kendi içinde ki belirli isteklerinde bulunurlardı. Bu açık oldu¬ğu gibi de kendi içinde de söylenirdi. Bilhassa gençler birbirleriy¬le daha yakınlaşmayı gösterirlerdi. Elbette ki bunların tümü inanç temelinde yapılmış olurdu.
Bazen de komşular birbirini ziyaret ederek, Kutsal Ateşin uğur getirmesi için, hayırlı olması yönünde birbiriyle birlik ve beraberlik tazelenmiş olurdu. Tüm gün ve gece Kutsal Ateş ya¬nardı. Söndürmek kesinlikle yasaktı. Yani uğur ve bereket getir¬mez temelinde inançsal olarak, günah işlenmiş olurlardı. Hatta Hak'a karşı suç işlemiş olurlardı. Öyle bir kişi veya aile olursa Cem meydanında Pir huzurunda dara çekilerek, cemaata hesap vermek mecburiyetinde idi. Onun için her Can buna dikkat ederek, hareket ederlerdi.
Aynı hafta içerisinde yetişkin canlar üç gün oruç tutma şarttı bulunmaktadır. Bunu Kutsal Ateşe saygı muhayetinde olurdu Kimse buna mecbur tutulmazdı. Zaten ne bir baskı ne de bir zor balık yapılmazdı. Tüm canların inanç ve istek temelinde yapılmış olurdu. Oruç açma ise tecrübeli yaşlı kesim bunu çok iyi bilirlerdi. Bazende horozun ötmesine göre oruç açılmış olurdu Kimse oruç günlerinde gece yemek yemezdi. Horoz aynı zamanda saati bildiren bir zaman ölçmesi yönünde belirli bir unsurdu. Sadece akşam yemeği yenilirdi. Küçükler oruç tutuna evin yaşlı olanlara kendi orucunu elini öperek verirlerdi. O yaşlı da orucu veren kimseye belirli bir hediye vermiş olurdu.
Üç gün oruçtan sonra da bir hafta tamam olmuşsa mutlaka bu Kutsal Ateşin közünde, her ailenin kendi durumuna göre belirli bir lokma meydana getirilmiş olurdu. Genellikle bu közde bir kömbe yapılırdı. Kömbe şöyle yapılmış olurdu: Önce hamur yoğrulurdu, hamur iyice açılır, bunun arasına et ile yağ un karışımı ile içine serilirdi, ondan sonra bu iki açılmış olan hamur üst üstte konulurdu. Bu da iki sacın arasına konulur, közler ise bu sacın üzerine yığdırdı. Alttan ve üstten bu kömbe pişerdi. Ondan sonra biraz soğuduktan sonra önceden çocuklara bu lokma dağıtılırdı. Sonra da büyüklere sıra gelirdi, bazen de birkaç kömbe yapılırdı. Aynı zamanda komşulara da dağıtılırdı. Bilhassa yaşlılar hiç unutulmazdı. Onların duaları her zaman kutsal olarak bilinirdi. Bu lokmadan hiç kimse mahrum bırakılmaza! Çünkü bu lokma Hızır lokmasıdır, onun için eşit bir şekilde dağıtımı yapılmış olurdu. Bu günler bir bayram şenliği halinde kutsamış olurdu.Halk her yönüyle en güzel giysilerini giymiş olurlardı. Bilhassa bayanlar yedi renk dediğimiz (haftrang) bu eşarp gibi örtüyü kutsal olarak kafalarına örtmüş olurlardı, Bu konuda şöyle derlerdi: "Bu renk gökyüzünün renkleridir, bize o kutsal gökyüzünü hatırlatmış oluyor, onun için bu kutsal renkleri kullanmak törelerimize uygundur diye söylerdi." Şayet Ziyaret yakın¬sa halk beraber Ziyaret dediğimiz kutsal yere giderek beraberce lokma yenilirdi. Bu şekilde kutsal gün kutsamış olunurdu.
HIZIR'IN EVLERİ ZİYARETİ
Bütün aileler her an Hızır'ın kendi evlerini ziyaret etmeleri¬ni beklerlerdi. Bundan dolayı, her ev ANASI yiyeceklerin üzerini açık olarak bırakırlardı. Bunun sebebi ise, Hızır geldiğinde mutlaka kendi pençesiyle bir belirti bırakmış olurdu. Elbette ki bu da bir sır olarak aileler arasında saklanmış olurdu. Şayet öyle bir belirti olmuşsa yine evin Anası onu kimseye bildirmezdi. Kendi içine saklı kalırdı. Her sabah erkenden tüm aile uyanırken evin Anası hemen tüm evin içinde dolaşarak, belirli bir belirtinin olup olmadığını tespit ederdi. Hızır'ın eve geldiğini açıklamış olduğunda, o evde bereket kalmaz inancı vardı. Kızılbaş Alevi kadınları bu sırrı çok iyi bilirlerdi. Onun için bu inanışa sadakat-la bağlılardı. Hızır denilince Hak olarak halk bilirdi. Şayet o eve gelip bir belirti bırakmışsa artık o ev halkının gerek sıhhi yönde gerekse de bereketli bir mahsulün veya olan eşyaların hayırlı ve bereketli olması yönünde inançsal olarak bilinirdi.
BOZATLI HIZIR'LA CANLILARIN HAYAT BULMASI
Halk bu Hızır günlerini kutsadıktan sonra iş bitmiş olmuyordu. Bozatlı Hızır Ateş ve Güneş Kültü olarak bilinir. Aynı zaman-I da Ateş ve Güneş Kültünü de Hızır da, halk gördüğü için bu işin daha bitmediğini bilirdi. Halk arasında KOZ veya CEMRE dedikleri, işte o Kutsal Ateşin Hızır orucunda sonra ilk olarak havaya girmesiyle hava ısınır. Ondan sonra ki hafta da ise bu ateş ediğimiz Koz suya girmek suretiyle de onu ısıtmış olur. Ondan sonraki hafta da ise Toprağa girmek suretiyle de TOPRAK ANA ısınarak cana gelmiş olur.
İşte bizim Kızılbaş alevi inancında bu belirlemeler o kadar Kutsal ve manası o kadar tarif edilemeyecek kadar önemlidir. Bu cemre Ateş ve Güneş Kültüdür. Tüm canlıya can veren, onu Kanlandıran, büyüten bir gerçekliktir Kızılbaş inancında Hızır yokta var olmamıştır. Her yerde ve her zaman vardır. Çünkü tüm canlıyı canlandıran, tüm tabiatta ki canlıları da döllendirmek suretiyle de yaşama hazırlayan bir olgudur. Halkımızı da bu gerçekliği de bu doğum kapısıyla tüm canlıların cana geldiğini çok İyi bir şekilde biliyordu. Elbette ki bunu bize açık olarak açıklamazlardı. Ancak şunu söylüyorlardı. Bu Cemre veya Koz dediğimiz Ateş bu üç unsura yani hava, su ve toprağa düşmediği müddetçe bu tabiatın doğumu olamaz, diye tüm halk hem fikirdi
Seyfi MUXUNDİ
Bu yazı toplam 167 defa okundu.