Lütfen bekleyin..
Munzur Haber / Dersim'in Güney Kardeşleri -2-

Dersim'in Güney Kardeşleri -2-

21 Ekim 2019, 21:03

''Benim “Çöldeki Dersimliler” dediğim bu halkın ana vatanı Doğu Kürdistan’dır (Rojhılat) ve asıl adı Yarȇsan’dır. Bununla birlikte bir adları da “Ehli Hak”tır. Çok sayıdaki göçten sonra Güney Kürdistan’a göç edenlerin adı “Kakeyi” olmuştur. “Kakeyi” kelimesi, Kürtçe’nin Sorani lehçesindeki “Kak” kelimesinden türetilmiştir.''

‘Çöldeki Dersimliler’ ve Yedi Köyün Dergahı

DAİŞ 20 Haziran 2014’te Musul’u bir gecedeele geçirip mistik kuduz köpekler gibi sağa sola saldırmaya başladığında Güney Kürdistan’da halk arasındaki genel kanı Kürt topraklarına saldırmayacağı yönündeydi. İsrail uçakları Kürt sınırını gözetliyordu ve olası saldırıyı önceden haber verecekti. Bu yüzden bir rahatlık vardı, pȇşmerge güçleri sınır boylarında mevziler kazıp teyakkuza geçtiyse de halkta belirgin bir rahatlık vardı.

Ancak öyle olmadı…

Kısa zamanda görüldü ki DAİŞ’in temel hedeflerinden biri Kürt toprakları ve bu topraklarda yaşayan değişik kimlik ve inançtan halklardı, bu ülkedeki kültürel ve inançsal demokratik zenginlikti. Zira Güney Kürdistan’da her kimliğe ve inanca sahip halklar yaşıyor ve bırakın baskı veya sınırlamalar altında yaşamayı, tüm inanç ve geleneklerini, yaşam kültürlerini özgürce yaşayabiliyorlar. Bu anlamda Güney Kürdistan Ortadoğu’daki en nadir ülkedir.

Kürtler tüm cephelerde DAİŞ’le savaşırken işim gereği cephelere gitmem gereken zamanlar oluyordu. Elbette çok tehlikeliydi, cephelerde genelde DAİŞ’lepȇşmerge arasında bir ila beş kilometre gibi kısa mesafeler oluyordu. Bu da doğrudan tehlike demekti, özellikle keskin nişancılardan ötürü mevzilerde başımızı kaldıramıyorduk. Bir keresinde Başika Dağı’ndayken DAİŞ ele geçirdiği Başika kasabasından üzerimize top ve havan yağdırdı, tek şansımız atışların aşağıdan yukarıya yapılıyor olması ve yaklaşık iki yüz metre menzil dışında kalmamızdı. Buna rağmen hayatında cephe görmemiş biri için korkunç savaş anlarıydı; yüz bilemedin iki yüz metre yakınına düşen savaş topları bir sivil için inanılmazdır.Yaşadığım korkuyu ancak roman tarzında anlatabilirim ki bu bile yetmezmiş gibi geliyor.

Sonunda imdadımıza iki koalisyon uçağı yetişti; ilk keşif sortisinden sonra ilk bombaları kasabaya bıraktıklarında Başika Dağı ayağımın altında titriyor, paçalarıma kadar toz yükseliyordu. İkinci sortiden sonra Başika kasabası dumanlar içinde ölümcül sessizliğe büründü, DAİŞ uzun süre kendine gelemedi ama karadan da kimse cesaret edip giremedi.

İki gün sonra yolculuk Kerkük’ün doğusundaki “Berzeyȇkanî Rojavayȇ Kerkuk” denilen dağdaki cephelereydi.Bir ucu Mahmur’daki Qaraçux Dağı’na uzanan bu sıra dağlardaki cepheler güneydeki Hevice bölgesinden gelen saldırıları önlemek için oluşturulmuştu. “Önlemek için” diyorum ama çok sık da çatışma oluyordu, DAİŞ bu bölgelerde çok güçlüydü ve sert saldırıyordu.

Baba Gurgur bölgesini bitirip dağa doğru giderken bir pȇşmerge kontrol noktasına ulaştım. Burası sivillerin ulaşabileceği son noktaydı, sonrası riskli alandı ve hiçbir sivil giremezdi. Nitekim tüm cephelerde tehlikeli alan sınırları oluşturulmuş ve kontrol noktaları kurulmuştu, siviller tehlikeli alanlara alınmıyordu.

Daha önce cephe gerilerinde gördüğüm onlarca kontrol noktasındaki pȇşmergelere hiç benzemeyen iki pȇşmerge durdurdu beni. İkisi de kaşlarıyla, gözleriyle, yüz hatlarıyla, gülümsemeleriyle ama ille de alt dudaklarından dahi aşağıya sarkan “ayran barajı bıyıklar”ıyla tanıdıktılar. Gideceğim yeri ve nedenini söyledikten sonra konuştuğum Kürtçe aksanımdan Güneyli olmadığımı anlayan diğerine göre daha pos bıyıklı olan nereli olduğumu sordu. “Dersimli’yim” deyince “Way ez qurban” deyip ayrı düştüğü kırk yıllık dostunu görmüş gibi oldu. 45 derece çöl sıcağında ve çölün ortasında tek kulübelik bir barınma alanında ısrarlı çay, kahve, su ve dahi yemek ikramı teklifleri arasında on dakikalık kültürel ve inançsal bir sohbette sadece dili farklı iki Dersimli’yle konuştum. Başka bir coğrafyada yaşayan kendisi gibi birini görme mucizesiyle karşılaşmış olan bu iki pȇşmerge, Ortadoğu’nun ortasındaki o çölde benim için çok daha büyük mucizeydi. Zira, -kim ne derse desin- kendi halkıma, kültürüme ve kendi toprağıma olan birikmiş özlemimin patlamasına neden olmuşlardı ve işim o dağa ulaşmak olmasa bu iki adamla o kulübede saatlerce konuşabilirdim.

Sonunda pek çok inanç ritüelimizin, günlük yaşam kültürümüzün aynı olduğunu tespit ettiğimiz, kızgın güneşin altında ve savaşın gölgesindeki bu iki pos bıyıklı adamdan ayrılıyordum. Tokalaşma anıyla birlikte içime dolan tuhaf hüznü hissederken bir anda -diyebilirim ki- son gollerini attılar bana; her ikisi de sol elinin işaret parmağını bükerek öpüp başlarına koydular ve “Güle güle” dediler. Muazzam şaşırmıştım, “Biz de böyle yapıyoruz” diyesim varken şaşkınlığım bana sadece onların yaptığını yaptırdı; sol elimin işaret parmağını bükerek öpüp başıma koydum ve içimden “Xatırȇ sıma” diyerek arabaya ancak binebildim ve gittim.

Berzeyȇkanî Rojavayȇ Kerkuk cehennem gibiydi. DAİŞ’in her gün saldırdığı bir cephe nasıl olabilirdi ki? Her yer ölüm kokuyordu, her pȇşmerge kendisinden önce şehit olan pȇşmergenin durduğu yerde duruyor, onun toprağa dökülen kanına bakarak savaşıyordu. Rojhılatlı kadın ve erkek pȇşmergeler ile koalisyon güçleri vardı orada. Nedense koalisyon güçlerinin tek bir askeri bile ölmemişti ve ölmüyordu. Çünkü onlar “taktik ve stratejik yönetici”ydiker ve menzil dışındaydılar. Gittiğim tüm cephelerden en çok çabuk dönmek istediğim yer burası oldu. Dönüp “çöldeki iki Dersimli”yle çay içip sohbet etmek istiyordum. Öyle de yaptım, karanlığa kalmadan döndüm ama kontrol noktasında nöbet değişimi olmuştu, adamlarım gitmişti ancak nöbeti devralanlar da yabancı değildi, diyebilirim ki aynı sohbet ve şaşkınlığı onlarla da yaşadım. Sonrası Erbil’de korkuyu beklemek oldu. Zira DAİŞ Mahmur ve Gwȇr üzerinden Erbil’e girmeye çalışıyordu.

Yaklaşık sekiz ay sonra, “çöldeki iki Dersimli”yi göresim gelmişken yolum Erbil’in doğusunda, Başika’nın kuzeyindeki Hazır bölgesine düştü. Buradaki yedi Kakeyi köyünü DAİŞ ele geçirmiş, bir yıl onların işgalinde kaldıktan sonra Kürt güçleri geri almıştı. Birleşmiş Milletler mayın temizleme çalışması yürütüyordu. Gideceğim köy, bölgenin en büyük köyü olan Werdek’ti.

Gittim…

Mayınlı bölgeye girmeden önce Güney’deki siyasi partilerden birinin Kakeyi bölgesi sorumlusu beni karşılayıp rehberlik edecekti. Randevu noktasına erken vardım, beş dakika sonra bir araba geldi, adam arabadan indi, bir an “çöldeki Dersimliler”den biri sandım, ama değildi. Bunun adı Gazi’ydi ve pos bıyıklı bir sivildi. Önce “yedi köyün dergahı”na gidecektik, “Beni takip et ve arabamın izinden ayrılma, her yer DAİŞ mayını” dedi. Zaten bakımsız olan ve paletli askeri araçlar nedeniyle tamamen “çalik-çukur” tozlu yolda ilerlerken Gazi’nin arabasının izinden bir santim bile dışarı çıkmıyordum.

Yaklaşık on kilometre sonra durduk, yolun kenarında devasa bir yıkıntı vardı, arabalardan indik, yıkıntıyabakıpdergaha devam edeceğimizi sanıyordum. Ancak Gazi “İşte burası” dedi. “Ne burası?” dedim. “Bizim dergah” dedi. Şaşırsam mı makul mü karşılasam bilemedim zira ben sağlam bir dergah bekliyordum ama DAİŞ’in girdiği her yerde tüm inanç merkezlerini ve sembollerini yok ettiğini de biliyordum. Kısa şaşkınlık ve bilememezlikten sonra yıkıntıya gitmek için yol kenarına adım atacakken Gazi sert bir şekilde koluma yapıştı, “Sakın ha, etraf mayın dolu” dedi. Bu noktaya gelene kadar yol boyunca çok sayıda Birleşmiş Milletler mayın temizleme araçlarını ve ekiplerini görmüştüm, henüz buraya ulaşmamışlardı. Gazi durduğumuz yerde dergahı anlattı, yedi köyün tek ibadethanesiymiş, DAİŞ geldiğinde ilk burayı havaya uçurmuş.

Sonra Gazi’nin arabasının izinden bir santim bile ayrılmadan Werdek’e doğru yola çıktık, yedi köyün beşinden geçtik, köylerin neredeyse tamamı savaş filmi platosu gibiydi, ama bunlar gerçekti. DAİŞ’liler kullanmadıkları evleri havaya uçurmuş, kullandıkları da Kürt güçleriyle savaşırken yıkılmıştı.

Werdek’ten önceki son köyde durduk, köyler geri alındıktan sonra kamplardaki köylülerin çoğu geri dönmeye başlamış, imkanı olanlar evlerini onarmış, olmayanlar barakalarda kalıyordu. Yarısı sağlam kalmış bir eve gittik, evin yarısı yıkık yarısı sağlam ancak sağlam kısımdaki eşyalar parçalanmış, kullanılmaz hale getirilmişti. Evin anası bizi kapıda görünce ağlamaya başladı, kapının önünde iki metre kenarda bir noktayı göstererek anlamadığım bir dilde bir şeyler söyledi, Gazi de aynı dilde cevap verdi ve anlamadığım bu dilde konuşmayı sürdürdüler. Ancak dilin fonetiği bana yabancı gelmiyordu ve aralarda tanıdık kelimeler duyuyordum.

Sonunda “Ne diyor?” diye sordum Gazi’ye, “Köye döndükten sonra ortanca oğlu bu noktaya döşenen mayına basıp ölmüş” dedi. Öylece oturduk oraya,genç adamın öldüğü yere bakarak oturduk. Uzun süre kimseden çıt çıkmadı. Neden sonra Gazi “Asıl acı olan DAİŞ’in hafızamızı silmiş olması” dedi. “Ne demek bu?” dedim, “Evleri yıkmaları, mayın döşemeleri, ölümler vesaire bir şey değil, biz alışığız,İran’da Humeyni’den kaçıp Saddam’ın Irak’ına sığındık, bir süre sonra Saddam’dan kaçmak için durmadan göçtük ama her seferinde hafızamızı, anılarımızı yanımızda götürdük. DAİŞ başka bir şey yaptı, evlerimizde tek bir fotoğraf, tek bir kaset, CD, kitap, bağlama dahi bırakmadı. Evleri patlatmadan önce hepsini toplayıp yakıyordu. Benim için en acısı bu” dedi.

Gerçekten öyleydi, pek çok şeyinizi kaybedebilirsiniz, çoğunun telafisi yoktur ama alışabilirsiniz. Fakat kişisel, ailesel ve toplumsal hafızanızı kaybederseniz geriye hiçbir şeyiniz kalmaz, alışabileceğiniz hiçbir şey kalmaz.

İkinci uzun sessizlikten sonra Gazi’ye kadınla hangi dili konuştuklarını sordum, “Bu Sorani değil, Rojhılat Sorani’sini biliyorum” dedim, “Bu bizim dil” dedi, “Kakeyice”. Kadınla biraz daha konuşmasını istedim, konuştular ve ben yine birçok kelimeyi anladım, bizim Kırmancki’deki birçok kelimeyi duydum ve fonetik aynıydı.

Sonra Werdek’te Gazi’yle ve köyün ileri gelenleriyle uzun konuştuk. Coğrafyası ovaydı, çöldü, yapı mimarisi Arap’tı, Fars’tı, bana cinnet gibiydi, cehennemdi ancak bu yedi köyün halkı benim için Dersimli’ydi. Çünkü dilimiz tek yumurta ikizi, inanç ve yaşam kültürümüz -kısmen değişime uğrasa da- aynıydı. Onlar da güneşe karşı dua ediyor, işaret parmaklarını bükerek öpüp başlarına koyuyor, akşamları bağlama çalıyorlardı. Adı değişmiş olsa da onlar da “zerfet” yapıyorlardı. Onların Güney Kürdistan’daki adı Kakeyi, Doğu Kürdistan’daki adı Yaresan, Kuzey Kürdistan’daki adı Dersimli’ydi. Ve ben onları çok sevdim. İnsan bir çölün ortasında kültürel yalnızlığın dibini yaşarken akrabalarını bulunca dünyası değişiyor; o iki pȇşmerge ve bu yedi köy benim buradaki hayatımı değiştirdi.

NOT: Benim “Çöldeki Dersimliler” dediğim bu halkın ana vatanı Doğu Kürdistan’dır (Rojhılat) ve asıl adı Yarȇsan’dır. Bununla birlikte bir adları da “Ehli Hak”tır. Çok sayıdaki göçten sonra Güney Kürdistan’a göç edenlerin adı “Kakeyi” olmuştur. “Kakeyi” kelimesi, Kürtçe’nin Sorani lehçesindeki “Kak” kelimesinden türetilmiştir. “Kak”ın Türkçe’de tam anlam karşılığı olmasa da “Değerli kardeş, vefalı kardeş, büyük kardeş, saygı değer kardeş” anlamlar bütününü içerir. Rojhılat’ta yaşayanların adı halen “Yarȇsan”dır. Türkçe’deki telafuzu “Yarsani”dir.

Umur Hozatlı / Dersim Gazetesi

Bu haber 35 kere okundu
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Kategorisindeki Diğer Haberler
Seyid Rıza ve arkadaşları idam edilişlerinin 82. yıldönümünde Almanya’nın B..