Lütfen bekleyin..
Munzur Haber / İbrahim Kaypakkaya’yı anlamak ve anmak

İbrahim Kaypakkaya’yı anlamak ve anmak

18 Mayıs 2019, 09:46

Yıl 1973, aylardan mayıs. Sıkıntılı ve tedirgin düşündü baba Ali Kaypakkaya. Kar, dağlardan sökün eylemiş, toprak bahara uyanmış, güle sümbüle hazırlanıyordu.

Göğsünde güneşin kızıllığını eksik etmeyenler; düşünüzü ve sevdanızı sıcacık tutun. Zira nefesimiz ve şiirlerimiz sıcacık akıyor zamana…

Elleri ve ayakları toprağın derinliğine kök salmış, damarları çelik direncinde, parmakları buz içinde, korkusuz, pazarlıksız, alnında pırıl pırıl umutlar taşıyan kırmızı bir öykü anlatacağım sizlere.

“Ser vermiş sır vermemiş” işçilerin, köylülerin yüreğinde İbo, devlet defterinde “en tehlikeli komünist” olarak bilinen Enternasyonalist devrimci İbrahim Kaypakkaya.

Yıl 1973, aylardan mayıs. Sıkıntılı ve tedirgin düşündü baba Ali Kaypakkaya. Kar, dağlardan sökün eylemiş, toprak bahara uyanmış, güle sümbüle hazırlanıyordu.

Yokluk ve yoksulluk içinde 1948’da doğdu İbrahim, fakat 1949 yılı diye kaydedildi. Çorum’un Alaca ilçesinin Karakaya köyünde yaşıyorlardı. İlkokulu bitirdikten sonra Hasan oğlan Öğretmen Okulu’na girdi. Öğretmen Okulunun ardından İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu ‘na başladı. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi- Fizik Bölümü öğrencisi oldu.

Aynı okuldan arkadaşları “öğretmen adayı” havasına girip çalışmazken O, alçak gönüllülüğüyle tanınıyor, seviliyor, sayılıyordu.

Kibirli görünmeyi ve ukalalığı sevmezdi.

Politikayla ilgilenişi öğretmen okuluna girmesiyle başladı.

Okulda ve köylerdeki akrabalarına bazı siyasi dergiler gönderiyordu. Gerici bir öğretmenin dersinde şeriatçılara karşı olduğunu ifade eden; “Yeşili sevmiyorum” başlıklı bir yazı yazmıştı. Bunun üzerine öğretmeni; “Sen kızılı mı seviyorsun?” diye azarlayıp, sert tepki göstermişti.

Yazları köye geldiğinde baba Ali Kaypakkaya gururlanırdı oğluyla. Onun büyük konuşmaları etrafı tarafından dikkatlice dinlenmesi baba Ali Kaypakkaya’yı çok mutlu derdi. Matematiği çok iyiydi. İbrahim’in ezberlemek yerine kavramaya çalışan, zor olanı başarmayı hedefleyen ve kolay pes etmeyen, bütünlüklü bir düşünce sistematiğine sahip olan bir kişiliği edindiği için, zor olanı başarmak imkânsız değildi O’nun için. O, etraflı düşünen ve ilkeli davranan biriydi. Böyle davranmak, kendisine olan güvenini sürekli arttırıyordu. Bu yüzden de ikna kabiliyeti, anlatma yeteneği ve etkileme gücü de oldukça yüksekti. Etkilediği okul arkadaşlarını, örgütlenmeye katılmaları yönünde ikna ediyor ve az sayıdaki bu arkadaşlarıyla işe başlamak için örgütlenme planı yapıyordu. Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Kulübü kuruldu ve İbrahim başkan seçildi. Yönetime seçilenler içindeki bazı arkadaşları, okul dışındaki örgütlenme çalışmasını, gizli örgütlenmenin temellerini atmak üzere, daha sonraki süreçte İbrahim’in yoldaşı olacaklardı. İbrahim, gerek okulda çıkardığı ve dağıttığı bildiriler ve gerekse katıldığı eylemler, dergilerde çıkan makaleleri yüzünden, cezalar almaya ve kovuşturmaya uğramaya başladı.

6. Filo’ya karşı bildiriler yayınladı.

Okulun disiplin kurulu “Yatılı Öğrencilik Hakkı’nı öğrenciler elinden aldı ve bunun üzerine çıkan olayda Okul yönetimi, polisin yardımıyla İbrahim ve arkadaşlarını Kasım 1968’de okuldan attırdı.

İbrahim Kaypakkaya, okuldan atılınca bir süre bir otelde çalıştı, patronla kavga edince oradan ayrıldı. Geçimini matematik dersleri vererek sürdürmeye çalıştı. Tüm bu zor şartlara rağmen geçimini sağlayacak parayı kazandıktan sonra gerisine aldırmıyor, zamanını ve enerjisini devrimci çalışma için kullanıyordu.

İbrahim Kaypakkaya, 6. Filo’ya karşı eylemler ve Kanlı Pazar gibi olaylarda en önde yürüyor, fabrika ve köylerde örgütleme çalışmaları yürütüyordu.

Okuldan atılma ile ilgili kararı Danıştay bozmuştu, buna göre İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları okula geri alınmalıydılar. Atılan dokuz öğrenci okula alındı fakat yönetim İbrahim Kaypakkaya için bu kararı uygulamadı ve okula alınmadı. 1970 mücadelenin daha da geliştiği ve sertleştiği bir yıl oldu.

Şehirlerde ve kırlarda kitlelerin devrimci mücadele ruhu gittikçe yükseliyordu. Kaypakkaya, Trakya Değirmenköy’de toprakları için ağaya karşı mücadele eden köylülerin arasındaydı. Kaypakkaya ve bu direnişte yer alan diğer devrimci önder Cihan Alptekin, bu direnişten dönerlerken polis tarafından tutuklandılar ve işkenceden geçirildiler.

Böyle dizelemişti İbrahim;

Devrim için her zaman

ölecekler bulunur,

Gider gider nice

Koçyiğitler gider,

Senin de içinde bir

oğlun varsa çok değildir,

Ey mavi gök! Ey yağız yer bilesin ki;

Yüreğimiz kabına sığmamakta,

Örsle çekiç arasında yoğrulduk,

Hıncımız derya gibi kabarmakta.

“Türkiye’nin geleceği çelikten yoğruluyor; belki biz olmayacağız ama bu çelik aldığı suyu unutmayacak” diyordu İbrahim.

Pratik devrimciliğinin yanı sıra, Türkiye’nin sosyalist düşünce dünyasına farklı bir ivme kazandırmış bir teorisyen olarak görülmelidir. Bu hususta en çok dikkati çeken konu, dönemin Türk sosyalistlerinin büyük bir çoğunluğunun yer aldığı Milli Demokratik Devrim anlayışını savunan legal ve illegal grupların görüşleriyle neredeyse taban tabana zıt duran bir Kemalizm karşıtlığıdır.

Kaypakkaya, dönemin diğer Türk sosyalist ve komünist gruplarının benimsediği ve eylem ile görüşleriyle bizzat içerisinde yer aldıkları Kemalizm ile bağlarını koparmasının ardından, ulus-devlet ideolojisinin karşısında duran, azınlık hakları üzerine inşa ettiği kendi yolunu ve çizgisini ortaya çıkartmıştır.

Kemalizm’e ve Mustafa Kemal Atatürk’ün fikri mirasına karşı bu sert çıkış, özellikle Kemalizmin vatansever ve milliyetçi yapısı ile alakalı bir çıkış olarak kendisini göstermişti.

Kaypakkaya’nın bu minvalde öne sürdüğü Lenin’in “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı” anlayışını kendi fikrince düzenlediği;

“Kürtler de bir ulustur ve kendi kaderlerini belirleme hakları vardır” çerçevesine oturttu. Bu çıkış Kaypakkaya’nın İkinci Fikir Kulüpleri Federasyonu Kurultayı’ndan gürültülü bir şekilde kovulmasına ve akabinde dönemin diğer sosyalist grupları ile yollarının bütünüyle ayrılmasına sebep olmuştur.

Doğu Perinçek ve çevresinin revizyonist ve oportünist olduklarını iddia eden Kaypakkaya, bu ayrılık sürecinin ardından TKP/ML TİKKO’yu kurmuş ve yoldaşları ile birlikte kendi mücadelesine başlamıştır.

TKP/ML faaliyetlerini yoğunlaştırdığı Çemişgezek bölgesinde mücadele ederken, 24 Ocak 1973’de Vartinik köyü Mirik mezrasında kolluk güçleri tarafından bulunduğu köyün etrafı sarıldı. Çatışma sırasında TİKKO’nun ilk komutanlarından 1953 Dersim-Mazgirt doğumlu, 1972’de İbrahim Kaypakkaya önderliğindeki TKP/ML hareketine katılmış Ali Haydar Yıldız yaşamını yitirdi. Kaypakkaya yaralı olarak çatışma alanından uzaklaştı. Bir öğretmenin ihbarıyla beş gün sonra kaldığı köyde yakalandı.

Yakalanan Kaypakkaya, Mirik Mezrası’ndan alınıp Kutu Deresi karakoluna kadar yalınayak olarak yürütüldü. Faşist Üsteğmen Fehmi Altınbilek, karlar, buzlar ve dondurucu suyun içinde İbrahim’e işkence seansları uygulanmaya başladı.

Bu işkence sonucu ayakları donan Kaypakkaya’nın, Diyarbakır’da ayak parmaklarından dokuzu kesilir.

Babasına gönderdiği mektupta Kaypakkaya, yapılan her türlü işkence karşısında “ben zaten ölümü hesaba katmıştım” diye yazarak, komünist direncini ve tavrını ifade etmiştir.

O’nun, işkenceyle çözülmeyeceğini anlayan faşist savcı Yaşar Değerli öncülüğündeki ekip, Kaypakkaya’yı işkenceyle öldürmüş ve “intihar etti” yalanını ileri sürmüştü. Her türlü işkenceye karşı çözülmeyen, düşmana teslim olmayan Kaypakkaya faşist cellatlarca katledildi!

İbrahim Kaypakkaya ve O’nun kurduğu parti ve çizgisi, hâkim sınıflar için “Marksist-Leninist bir düzen kurmada kendileri için en tehlikeli” olanıydı.

Hâkim sınıfların bilgi alma çabalarına karşı, “biz komünistler örgütsel çalışmamız ve yoldaşlarımız hakkında size bilgi vermeyiz …size anlatmayı gerekli görmüyorum” şeklinde komünist tavır takınmıştır.

Ali Kaypakkaya cezaevi kapısında oğlu ile görüşmeyi beklerken sıkı yönetim komutanı tuğgeneral Şükrü Olcay sordu; “İbrahim’in babası mısın?”

Ali Kaypakkaya mağrur bir eda ile, “Evet İbrahim’in babasıyım” dedi. Mahcup bir pişmanlık ile kendisine yalvaracağını düşünmüştü. Bu inatçı ters babanın kararlı sahiplenişi delirtmişti subayı. Göğsünü ileri iteledi, omuzlarını kaldırdı general, apoletlerini şakırdatarak rütbelerini gösterdi.

“Evet ben İbrahim’in babasıyım” diyen bu adam, bu cevval yürek, bu baba tavır kırıp geçmişti devletin miğferini, rütbelerini apoletlerini. General kudurmuştu, bu dik duruşunu kırmak istedi baba Ali Kaypakkaya’nın.

Daha çok acıtmak, kanatmak ve çöktürmek için her tür insanlık dışı uygulamaları kendinde hak görmüştü faşist general. Bütün kirliliği bir halı gibi üstüne çekmiş dilinden kalkan toz duman ile “doğrudan söylemek olmaz ama ben söyleyeceğim, oğlun öldü!”

İki gün boyunca bütün ısrarlarından sonra oğlunun cenazesini bir çuvalın içinde teslim ettiler. Kumral yüzü çakır gözleri seyrek sakalları ile beklediği oğlunu bir çuvalın içinde ona verdiler. Diz çöktü çuvalın önünde, elleri on parmak titredi, kalbini dinleyemedi. Göz pınarları vurdu kirpiklerinin bendine, baba kocaman bir yürekle ağladı, ağladı çok ağladı. Baba yüreği ağladı, ülke yüreği ağladı, yoksul yüreği ağladı, oğul yüreği ağladı. Çok ağladı ama yakarmadı yalvarmadı. Oğlunun cesaretini öptü, gücünü derledi. Çuvalı açtı, parçalanmış cesedin her yanı delik deşikti. Kanı kurumuş sakalından sarkmıştı. Burnundan akan kızıl kan bıyıklarının rengini açmıştı.

“Oğluma ne yaptınız, daha dün mahkemeye çıkacağını ve sağlığının çok iyi olduğunu yazmıştı. İşte mektubu!” diyerek feryat etmişti baba.

Baba-oğul arasına girip ifrit bir yalan ile inandırmaya çalışıyorlardı.

“Oğlun intihar etti. Otopsi için cesedi parçaladık” dediler.

Oğlu hayat karşısında bir saniye savrulmamış, yoksulun umudu direnci olmuş, baba Kaypakkaya buna inanmadan sordu; “peki yavrumun bedeni neden delik deşik!”

Ali Kaypakkaya bir tabut aldı, bir hamal tuttu. Hamal sordu; “kimdir bu, kimin cenazesi?” dedi. “Oğlumdur, öğrenci idi cezaevine düştü. Burada işkencede öldürdüler oğlumu” dedi.

Hamal yüreğinin nasır tutan yanına vuran bu oğul acısını derinden karşıladı. Çok ağladı. Sanki İbrahim’in onlarla büyük bir gönül bağı olduğunu biliyordu. Hamal puşisi ile göz yaşlarını sildi, uzatılan parayı geri çevirdi ve gitti.

Baba Ali Kaypakkaya oğlunu doğduğu topraklara getirdi.

İbrahim Kaypakkaya, Diyarbakır’da süren dört aylık sorgulama ve işkence sürecinden sonra, mahkemeye çıkartılmasına az bir zaman kala, 18 Mayıs 1973’te katledildi. Ölüm sebebi kayıtlara intihar olarak geçtiyse de buna kimse inanmadı. Zira onun çözülmez büyük iradesinin savunma ile mahkemeyi yerle yeksan edeceğinden korktular.

Fikri düşüncesi yanında, Kaypakkaya ağır işkencelere rağmen sel verdi, sır vermedi. Hikayesi Diyarbakır Cezaevi’nden çıktı, tüm ülkeyi sardı.

Hasan SAĞLAM / Özgür Politika

Bu haber 34 kere okundu
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Kategorisindeki Diğer Haberler
Belçika’da yaşayan Kürdistanlı Birgül Güler kanser ile boğuşuyor. Bürokrati..