Lütfen bekleyin..
Munzur Haber / 1938 Mağduru Dersimli Bir Kız Çocuğunun Yaşam Hika-yesi: „ADIN PERİHAN OLSUN!“

1938 Mağduru Dersimli Bir Kız Çocuğunun Yaşam Hika-yesi: „ADIN PERİHAN OLSUN!“

06 Ocak 2019, 16:53

„Adın Perihan Olsun!“ Betül Fatime Günday`ın kitabının adıdır. 1. baskısı İletişim Yayınları tarafından 2016 yılında yapılmış olan kitabın konusu, 1938 yılında 9-10 yaşlarında o-lan Dersimli bir kızın basından geçenlerdir.

Asıl adı „Anê“ (1) olan bu kız çocuğu öyle sıradan bir aileden değil. Babası, Ferhadan aşiret reisi Cemşîd (Cemşit) ağa, annesi Diyap ağanın kızı Nare`dir.

Benim, 1938 soykırımında katledilen Cemşid ağa ile Nare hakkındaki bilgilerim yeni değil. Cemşid Ağa`dan Gülümse Ey Dersim romanımda, yine Onunla birlikte Nare`den de „Kulê 38î“ Türkçesi: „Tanıkların Diliyle Dersim`38“ adını taşıyan kitaplarımda bahsedilmektedir. Bêza Xidê Avzetî bu röportajda yaşamının son saatlerinde Nare`yi izlemiş biri ola-rak onunla ilgili bilgi veriyor. (2)

1938 ortalarında, babası ve kardeşleri başta olmak üzere aile bireyleri bir çırpıda ortadan kaybolan 9 yasındakî Anê merak içerisinde onlara kavuşmayı beklerken, günün birinde babasına götürülüme vaadiyle evinden uzaklaştılıyor ve böylece Hozat`a götürülüyor. Orada bir generalin karşısına

çıkartılıyor. Generalin ona sorduğu ilk sorulardan biri doğal olarak adının ne olduğudur. Ondan „Anê“ yanıtını alınca da „Senin adın Perihan olsun!“ diyor Türk Paşası. Böylece „Anê“ resmiyette Perihan`a dönüşmüş oluyor.

Kitabın bu ilk bölümünde yer alan bilgiler; yani Anê`nin başından geçenler, 1938 soykırımını bütün çıplaklığıyla ortaya koyan örnek olaylardır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin Kürt politikasını ve onda çok özel bir yeri olan Dersim`de yaşananları öğrenmek isteyenler için çok değerli bir kaynak.

Hozat`ta kısa bir süre kaldıktan sonra „Anê“ yani yeni adıyla Perihan sürgün yolcuğuna çıkartılıyor. Önce Elazığ sonra da Bursa Karacabey`e uzanan çileli bir yolculuk!..

Ver Elini Dersim

İnişli-çıkışlı olaylarla geçen 9 yıllık sürgün yaşamı nihayet günün birinde sona eriyor ve Dersim sürgünlerinin önüne kendi yurtlarına dönme olanağı çıkıyor. Anê beklemeden dönüş yapanlardan biridir.

„Hasretinden yanıp tutuştuğumuz, ailemizin çoğunun vahşice katledildiği, bir mezarın bile çok görüldüğü şehitlerimjizin -yattığı, demek isterdim- ruhlarının dolaştığı topraklara dönüyorduk çünkü,“ diyor kendisi, bu yolculuğu anlatırken.

Dersim`de Yeniden Toparlanma Çabası

Anê belki de bir ağanın kızı olmanın etkisiyle oldukça isy-ankar, oldukça boyun eğmez bir kişiliğe sahip. Ondan da öte yöntemeye istekli, biraz da otoriterdir.

Bu karakterinin de etkisiyle Dersim`e döner dönmez babasının bıraktığı yerden devam etmek için çabalamaya başlıyor. Bu, 9 yıllık boşluktan sonra bir nevi nöbeti devralma eylemidir. Bu bakımdan hem aşireti toparlıyor, hem de dağıtılmış olan babasına ait toprakları geri alma mücadelesi veriyor ve sonuçta da başarıyor.

An“e `nin adını ilk kez 1963 yılında Elazığ`a giderken duy-muştum. Otomobille Kalan`dan (Tunceli) Perteğe`ye doğru yol alırkan, bir yere geldiğimizde yolcular sağ yönde ilerleyen yol hakkında konuşmuş ve Peyîke köyüne gittğini söyle-mişlerdi. O sohbette onlardan sadece Cemşid Ağa`nın kızı `ın adını değil, onun aileyi ve aşireti yöneten dişli bir kadın olduğunu da duymuştum. Ne var ki bir türlü denk getirip kendisiyle görüşme fırsatı yakalıyamadım ki bunu, özellikle de 1937-38 soykırımıile ilgili bilgi toplama çalışmalarımda bir eksiklik olarak kabul ediyorum. Çünkü Anê `un hayatı ve an-latıkları, son yüz yılda Dersim`de yaşanların küçük ama ö-nemli bir halkasını oluşturmaktadır. Bu bakımdan, kızı Betül

Fatime Günday tarafından aktarılan ahayat hikayesini duyar duymaz meraklandım kısa sürede „Adın Perihan Olsun“u temin edip okudum.

Dîyap Ağa Dersim midir?

Anê , dedesi (annesinin babası) Dîyap Ağa`ya hayrandır. Her fırsatta ondan övgüyle bahsetmekten geri kalmaz. Dedesinin 1920 yılında milletvekili olarak Ankara`ya gitmesi, Mustafa Kemal yönetimine hizmet etmesi Anê için gurur verici işlerdir.

Bu tutumu nedeniyle Diyap Ağa`nın ölümünün aile üzerin-deki etkisinden bahs ederken „Diyap Ağa Dersim demekti çünkü,“ diebiliyor. (s.45)

Oysa Diyap Ağa`nın milletvekklliğini kabul edip Ankara`ya gittiği yıllarda, Ermeni ve Pontus Rumlarına uygulanan soykırımların taze anılarıyla yaşayan Dersimliler Türk milli-yetçilerine karşı alabildiğine temkinli davranıyor, destek vermemeye özen gösteriyorlardı. Nitekim Diyap Ağa`nın aşireti Feratan`ın da üyesi olduğu Sinxhesen aşiret konfeda-rasyonunun lideri Sey Rıza ile Seydan kolunun en önde gelen kişisi olan Kozan aşiret reisi İdare İvrayim Ağa kendilerine yapılan milletvekilliği önerisini reddetmişlerdi. Ayrıca, aynı

dersimliler yeri geldikçe demokratik, kültürel ve politik talep-lerini açık şekilde ileri sürmekten geri kalmıyorlardı. Onlar, u-luslararası olanlar dahil çeşitli organizasyonlara, yaptıkları başvurularda Kürt ulusal taleplerini dile getirirken, TBBM`deki Kürt milletvekilleri tersi içerikte telgraflar yazıyor, Türklerden ayrı yaşamak istemediklerini vurguluyorlardı. Diyap Ağa ve Hasan Hayri gibilerinin milletvekili olarak Ankara`ya sundu-kları bu karşılıksız destek kuşkusuz Dersim açısından kalenin içten fethedilmesiydi.

Nitekim Alişêr, Diyap Ağa`nın milletvekili önerisini kabul et-tiğini ve Ankara`ya gitme kararı verdiğini duyar duymaz onu evinde ziyaret etmiş ve kararından vazgeçirmek için büyük çaba harcamış ama başarılı olamamıştı. Bunun üzerine, o-nun çok üzgün hatta ağlamaklı bir sesle „İşte Dersim şimdi kaybediyor,“ dediğini dönemin olaylarını aktaran dersimliler-den duymuşumdur.

Bu arada Qozan/Qocû aşireti Ankara`ya gitmesini önleye-bilmek için Diyap ağayı öldürmeyi bile planladığı ama yeni aşiret çatışmalarına yol açar gerekçesiyle Alîşêr tarafından engellendiği de Dersimlilerin bana aktardığı bilgiler a-rasındadır.

 

Mustafa Kemal`e Pusu Kuruldu mu?

Diyap ağa ile Mustafa Kemal ilişkisi üzerine aktarılan pro-pağanda niteliğindeki olaylardan biri de Erzincan`dan Sivas`a giderken Mustafa Kemal`e pusu kurulduğu ve Diyap Ağa`nın da buna karşı bir önlem olmak üzere silahli güç gönderdiği şeklindedir. Anê`nin konuyla ilgili olarak aktardıkları şöyle:

„Atatürk Sivas Kongresi`ne gideceği zaman Şey Sait yanlısı o-lan Elazığ vaklisi Ali Galip`in, Atatürk`e suikast yaptığı haber çıkar. Bunu duyan Diyap Ağa, derhal Elazığ`a giderek valiyi makamında bastonuyla döver. Atatürk, Erzurum`da bu sui-kast hazırlığının haberini alsa da kararından vazgeçmeyerek Sıvas`a doğru yola çıkar. Diyap ağga da kardeşi Haydar`la birlikte 300 kişiyi Atatürk`ü güvenlikle Sıvas`a ulaştırabilme-leri için yola gönderir. Atatürk, Haydar ağa ile yanındaki 300 kişiyi görünce onları suikastçı zannederse de Haydar ağga hemen Atatürk`ün yanına giderek durumu izah eder ve Ata-türk`ün Sıvas`a güvenli bir şekilde ulaşmasını sağlarlar.

Mustafa Kemal`in kendisi de anılarında (Nutuk) bu suikast ha-berinden bahsediyor. Ama o olayı yukarıda iddia edildiği şek-lide Erzurum`da değil, Erzincan-Sivas arasında yolda öğrendiğini söylüyor ve gidişi erteleme yönündeki önerileri reddetiğini, yanındaki küçük kuvvetle bazı güvenlik önlem-leri aldıktan sonra yola devam ettiğini söylüyor. Tutumundan ve beklemeksizin yola devam kararından da anlaşılacağı gibi Mustafa Kemal bu suikast haberini inandırıcı bulmamış. (3)

Öte yandan tam bir senaryo niteliği taşıyan olaya ilişkin yu-karıdaki bilgiler, kimi Dersimliler tarafından geçmişten günümüze çokça dile getiriliyor. Hatta kulağına fısıldananları belge olarak sunmayı alışkanlık haline getirmiş „araştır-macılar“ „Atatürk`ün güvenliğini sağlama görevini“ Alişêr`e de mallediyorlar. Onlara göre bu görevi yerine getiren asıl aktör Alişêr`dir.

Olayı neden senaryo olarak değrelendiriyorum, kısaca açıkla-maya çalışayım.

Her şeyden önce Mustafa Kemal`in aktardıklerıyla birbirini tutmadığı için.

Beri taraftan böyle bir suikast haberi alındıktan sonra bir aşiretin 300 kişilik bir silahlı grubu savaşa hazırlaması, yani silah, cephane, yiyecek ve giyecek temin etmesi, bir devletin bir orduyu hazırlaması kadar zor ve güç gerektiren bir iştir. Oysa Diyap ağanın aşireti Feratan`ın ne bu kadar silahşörü, ne de bunun için gerekli silahı ve ekonomik gücü vardı. İst-eselerdi de yapamazlardı.

Üçüncüsü Diyap ağanın aşiretinin bulunduğu yerden sui-kastın yapılmak istendiği yere kadar gitmek günlerci alır. Bir dizi aşiretle ittifak yapılmadan, güvenlik içerisinde hedefe ulaşma olanağının hemen hemen hiç olmadığı bir bölge burası.

Sonra nasıl oluyor da önceden her hangi bir bilgi ulaştırlma-yan Mustafa Kemal, ansızın 300 kişilik bir silahlı gücü karşısında buluyor, onları yolculuğunu önlemeye galmiş Dersimliler sanıyor? Înan pikniğe bile böylesine palyaçovari bir tarzda gidemez.

Yeri gelmişken şunu belirtmek gerekir; katılsın ya da katıl-masın bazı dersimlilerin Sıvas Kongresi sırasında bu ile gitti-kleri söylenmektedir. Gelişmelerı yerinde bizzat izleme ihtiyacı, çok kritik kararlar alma eşiğinde olan Dersimliler için önmeliydi ve varsa bi tür gidişlerin başlıca nedeni de bu ol-malıdır. Örneğin, Anê`nin babası Cemşid ağa`nın da Sivas Kongresi`ne katıldığı yolunda görüşler var. Hatta buna ait bir fotografın varlığından söz ediliyor. Sey Rıza`nın olan-biteni yerinde izlemek üzere 15-20 kişilik bir grupla Kongre günle-rinde Sivas`a gittigini söyleyenlere rastlanmaktaddır.

Eğer bu türden gidişler olmuşsa, bu yola başvuranların kendi güvenliklerini sağlayacak kişileri birlikte götürmeleri doğaldır. Bu bakımdan bunu mutlaka Sivas Kongresi`ni düzenleyenleri desteklemek amacıyla yapıldığını düşünmek gerçekçi olmaz.

Ama 300 kişilik silahlı bir grubun kaşla göz arasında Mustfa Kemal`in imdadına gönderildiği iddiası, propaganda amaçlı bir senaryodan öte bir şey değil. Maalesef dersimliler bu tür

senaryoları dinlemeye; inansalar da inanmasalar da onları yaymaya çok yatkınlar. Örneğin;

Sözü edilen „suikast planı“nın, Elazıg Valisi Ali Galip`e bağlan-ması, onun da Sheyh `le işbirliği içerisinde gösterilmesi,

Şeyh Sait`in Sey Rıza`yı ziyaret ettiği, işbirliği önerdiği ama o-nun adamları tarafından kesilen hayavanların etini yemek istemediği ve bunedenle işbirliğininin gerçekleşmemesi,

Mareşal Fevzi Çakmak`ın 1938 jenösidinden habersiz olduğu ve bölgeye gelir gelmez onu durdurduğu,

Hasta olduğu için Mustafa Kemal`in Dersim`de yaşananlar-dan haberinin olmadığı yolundaki söylentiler, buna ilişkin bazı örneklerdir.

„Dersim Milletvekilleri“ Dersim`i mi Temsil Ediyorlardı?

Anê 1920 yılında „Dersim Milletvekilleri“ sıfatıyla 1. TBMM`ne giden 5 milletvekilinin adını sayıyor: “Mustafa Bey, Hasan Hayri, Hozatlı Sünni Mustafa,yine Mustafa dedikleri Er-gen`li Mıçı Ağa ve dedem…“

Devlet arşivlerinde ise bunların sayısı 6 olarak geçmektedir: Abdülhak Tevfik Gençtürk (sorgu hakimi), Mustafa Öztürk (Miçê Ağa ya da Miçê Zeynî), Hasan Hayri (subay), Diyap Ağa (Diyap Yıldırım), Mustafa Zeki Saltık (subay), Ahmet Ramiz Tan (subay)

Beri taraftan, kamuoyunda, bunların Dersim`de çok etkili oldukları ve yöre halkını temsil ettikleri yönünde bir kanı var ki Anê da aynı görüşe sahip gözüküyor.

Oysa bu kişiler, neredeyse birbirine bitişik köylerin, yani Dersim`in küçük bir yöresinden seçilmişlerdi. Dersim`in Çemişgezek, Pertek, Mazgirt, Nazimîye, Pülümür ve merkezi bölgelerinde her hangi bir etkinlikleri yoktu. Kendi bölgeleri o-lan Hozat Ovacık, Çemişgezek üçgeninde de oldukça sınırlı bir etkinliğe sahiptiler.

Ne var ki Mustafa Kemal yönetimi bir propaganda malzemesi olarak onlardan çok iyi yararlandı, onların varlığını örnek göstererek dersimlilerin kendilerini desteklediklerını yaygınlaştırdı, uuslrarsı toplantılara katılan taraflara onların imzasıyle telgraflar çektirdi vs.

Oysa temsil ettikleri söylenen bu milletvekillerinin gündemi ile Dersimlilerinki çok farklıydı. Onlar adeta birbirine karşıt iki ayrı dünyada yaşıyor, birbirlerinden çok farklı şeyler için mücadele ediyorlardı. Bu nedenle milletvekilleri 1920`lerde Yunanlılara karşı sürdürülen savaşta, Türk yönetwimine ha-raretle destek olurken Dersimliler kendilerine asker bile ver-mediler. Sürekli olarak kendi taleplerini ileri sürdürdüler ve bunlara kavuşmanın yol ve yöntemlerini aradılar. İstedikleri şeyler, her halk için doğal olana dil, kültür, inanç, idari ve po-litik içerikli haklardı.

endinden olmayanları yok etmeye yönelik ırkçı İttihat ve Terakici kadroların oluşturduğu Ankara`daki yönetici ekip, dersimlilerin bu son derece dogal ve insani taleplerini hep duymazlıktan geldi. Onları baskı ve şiddet yoluyla sindirme çabasını ise hiç terk etmedi. 1920-1921 yılında gerçekleştiri-len Koçgiri katliamı bu amaçla atılan adımlardan biriydi.

Şu bir gerçek ki sadece Dersim`den gitmiş olanlar değil, Erzu-rum Kongresi`nden başlayarak Lozan`a kadar süren süreçte Kemalist kadrolara destek olan Kürtler, bilerek ya da bilmeye-rek kendi halkının mezar kazıcısı rolünü oynadılar. Bu dö-neme damgasını vuran ve büyük çoğunluğunu ittihatçıların oluşturduğu Türk miliyetçilerı beyin, Kürtler ise gövdeydiler ki onlara „paspas“ da diyebilirsiniz. Beyin, gövdeyi kullandı, yönetti, adım adım mesafe aldı ve sonuçta başarıya ulaştı. Lozan Antlaşmasının imzalanması Kürt halkı bakımından ta-rihte karşılaşılan en büyük felaketlerden biriydi. Bu nedenle de Diyap Ağa gibileri için „Dersim demekti“ benzetmesi yap-mak Dersim`e büyük haksızlık olur. Diyap Ağa ve onun gibi-leri o gün Dersim değil, „Tunceli“ydiler, bu gün de öyleler.

Şey Sait Sey Rıza İle Görüştü mü?

Dersimliler arasında eskiden çokça tekrarlanan „Şey Sait`nin Sey Riza`nın evine gittiği, işbirliği önerdiği, ama Sey Rıza`nın adanmları tarafından kesinlen hayvanların etini „kızılbaşların kestiği haramdır“ anlayışıyla yemek istemediğı ve Sey Rıza`nın da bu nedenle işbirligini reddetttiği,“ söylentisi Anê `un anılarında da yer alıyor. Ane , bunu kendisi gibi Diyap Ağa`nın torunu olan Sey Rıza`nın gelini (Bira İbrahim`in karısı) Sakine`den dinlediğini söylüyor. Aslında bu olayla ilgili çokça yazıldığgı için üzerinde uzun uzadıya durmaya gerek görmüyorum. Ben şahsen olayı „Sakine`nin oğlu Ali Rıza Po-lat“ dahil, o dönemi bilen, gelişmeleri yakından izleyen bir çok kişi ile konuştum ve hiç birinden bunu doğrulayan bir bilgi alamadım. Bazıları bir söylenti olarak duyduklarını söylerken, bazıları ise böyle bir şeyin gerçekleşmediğini kesin bir dille dile getirdiler.

Bu gün artık bunun bir söylentinden ibaret olduğu, Şey Sait`in Sey Rıza`yı ziyaret etmediği biliniyor. Kaldı ki söy-lenenin tersine, Hasan Hayri`den olayla ilgili mektup gelir gel-mez, Sey Rıza`nın harekatı desteklemek üzere harekete geçtiği, hazırlık yaptığı ancak harekatın kısa sürmesi nedeniyle bu çalışmaların durduğu biliniyor. (4)

1926 Ali Boğazı Harekatı Ve Diyap Ağa`nin İlginç Konuğu

Mustafa Muğlalı`nın, bir kış mevsiminde grup askerle birlikte Diyap Ağa`nın evinde kaldığı bilgisi Anê `un anılarının ilginç yanlarından biridir benim için.

Anê tarih vermiyor ama bahsini ettiği olay 1926 Ali Boğazı çevresindeki Qozan (Qozû), Şemkan ve Reşikan gibi aşiret-lere karşı gerçekleştirilen harekatla ilgili olsa gerek. Zaten halk arasında, bu harekatın Diyap ağa`nın isteğiyle başlatıldığını söyleyenler de bir haylidir. Ancak bu bilgi bana doğru gelmiyor. Devletin, kişilerin isteğine uyarak bir bölgeye karşı 1926`daki gibi bir harekata girişmesi mantıklı gibi gözükmüyor. Hele de Mustafa Kemal`in böyle bir yola başvuracağına inanmak saflık olur. Devlete hiç bir dönem boyun eğmemiş, 1925 Kürt direnişini de açıkça desteklemiş olan Ali Boğazı çevresinde yerleşik Qozan aşiretini cezalandırmak, devletin Dersim politikasının önemli bir hal-kasıydı. Devletin, böyle bir harekat sırasında Qozan aşireti ile aralarında çelişki bulunan Diyap ağadan ve öteki aşiretlerden destek almak istemesi doğaldı ki yöredeki bir çok asiret başlangıçta bu desteği verdi de.

Harekatın komutanı, resmi belgelerde „Ahali Komutnı“ olarak bahsi edilen Mustafa Muğlalı`ydı. Ane Mustafa Muğlalı`nin bir kış günü Dersim`de mahsur kaldığını ve Diyap Ağa`nın o-dasını ona, iki maraba evini de askerlere tahsis ettiğini ve barındirdiğını yazıyor ama bence bu bir mahsur kalma olayı

değil. 1926 harekatı eylülde başladı ve kışa kadar devam etti. Anlaşılan Muğlalı, Diyap ağanın evini en azından bir dönem için harekatın yönetim merkezi olarak kullanmış.

Mustafa Muğlalı, evinden ayrıldığında Diyap Ağa`ya hitaben yazılmış bir de mektup bırakıyor. Teşekkür niteliğindeki mektupta şiir şeklinde şöyle bir dörtlük te yer almaktadır:

İnsanoğlu hilebazdır

Kimse bilmez fendini

Her kime iyilik ettiysen

Ondan sakın kendini (s.27)

Bu satırlar, adeta 1938`de Dersim`de yaşananların habercisi, Diyap Ağa ile Ankara hükümeti arasındaki ilişkilerin yan-sıtıcısı gibiler.

Harekatın Seyri Ve Veli Ağa`nın Öldürülmesi

1926 askeri harekatı Qozan aşiretine bir hayli zarar verdi. De-vlet, köylerini yaktı, meyve bahçelerini tahrip etti, hayvan-larına ve esyalarına el koydu onların. Ele geçirilen bir çok sa-vunmasız insan ise katledildi. Ancak gelişmeler yine de Mus-tafa Muğlalı`nın istediği gibi olmadı. Qozan aşiretine karşı sağlanmış olan aşiretlerarası ittifak, kimileri bakımından za-ten baştan itibaren bir ölü doğumdu. Böyle düşünmeyenler

ise bir süre sonra kendi aralarında anlşmazlığa düştüler, ve ittifak bozuldu. Qozan aşireti ise çok şiddetli bir dirensih gös-terdi ve harekat amaçlandığından farklı şekilde sona erdi.

Bir süre sonra ise Qozan mensubu biri Diyap ağanın oğlu Veli`yi, Elazığ`da oturmakta olduğu bir kahvehane de silahla vurup öldürdü. Ane , Dedesi Diyap ağanın Atatürk`ü desteklediği için Qozanlıların Veli ağayı öldürdüklerini söylüyor. Elbet bu değerlendirmede gerçek payı var. Diyap Ağa`nın oğlu, başta babası olmak üzere devletle olan ilişkile-rin kurbanı oldu.

Kazım Güder yıllar önce kendisiyle yapılan ve benim de yayınladığım bir röportajda olayla ilgili olarak şu somut bilgiyi veriyor:

„1926 savaşı sona erdiğinde bizim taraftan Qopo`nun kar-deşi Nuri Ağa, Seyîd Axayê Alê Ezi ile bir kaç kişi daha Elazığ İstiklal mahkemesinde yargılanıp idam edildiler. Onlar için i-dam kararının verildiği gün, eski miletvekili Diyap Ağa`nın oğlu Veli Ağa da oradaymış. İdam kararı verilir verilmez, mahkumların üzerinden puşî ve sakê gibi şeyleri alınıyor. Nuri Ağa salondan çıkarken birinin„Yedin mi ulan!“ dediğini duyuyor. Bunun üzerine dönüp bakıyor ki o sözleri söyleyen Veli Ağadır. Nuri Ağa bunun üzerine „He ulan yedim yedim,“(5) diye karşılık veriyor. Veli Ağa ondan sonra da kızgınlık içerisinde Nuri Ağa`ya küfrediyor.

„…Bunun üzerine Qocê`ler(6) Nuri Ağanın kardeşi Haydarı gönderip Elaziz`de hahvede otururken öldürüyorlar…“

Kuşkusuz Veli Ağa`yı böylesine ölçüsüz davranmaya ve konuşmaya iten başlıca etken, babası Diyap Ağa`nın de-vletle olan ilişkisi, bürokrasiyi etkileme gücüydü. O, bir hesap hatası yapmış ve onu da hayatıyla ödemişti.

Alişêr`in Öldürülmesi

Anê , anılarında Alişer`in öldürülümesi olayına da değiniyor. Ona göre Sey Rıza kaldığı mağarada Alişer Efendiyi ziyaret et-miş, Rayvero Qop da yanında bulunanlardan birinden onun bulunduğu yeri öğrenmiş ve yanına bir grup silahşör alarak gidip öldürmüş.

Yine bu olay da üzerinde çok durduğum ve Sey Rıza`nın torunu Alirıza dahil bir çok kişiyle konuştuğum konulardan biridir. Bana anlatılanlara göre Sey Rıza`nın haber gönder-mesi üzerine, Alişêr ile Zerîfa onu ziyaret ediyorlar. Ziyaretin gerçekleştiği yer Gogane`dir. Sey Rıza o gün Alişêr ile Dersim`i terk ederek Sovyetler Birliği`ne gitmesini istiyor, hem de ısrarla. Alişêr`in kabul etmesi üzerine de gidiş ile ilgili detayları konuşuyorlar. Gogane, Axdat`a yakın mesafede bir yerdir.

Rayvero Qop`un Alişêr`in bulunduğu mağaraya gittigi ve öldürme eylmine katıldığı yolundaki bilgi ise doğru değil. De-vletle işbirliği açık olan Rayer, Alişêr`e yaklaşma şansına sa-hip değildi. Olayı 17 Tümen Karargahı ile konuşan ve plan-layan asıl aktörün Rayvero Qop olduğu doğru olsa da öldürme eyleminin gerçekleşmesinde Sey Rıza`nın öteki yeğeni Zeynel var. Zeynel, Alişêr ile kirvedir; oğlu Alîşer`in eteğinde sunnet edilmiş. Bu kutsal bağ nedeniyle onun Alişêr`in yanına gitme şansı var ve sonuçta öyle de oluyor. Zeynel, Halvoriye köyünden Mistê Sure ile bir kaç kişiyi yan-ına alıp Alişêr`in bulunduğu mağaraya gidiyor. Kirvesi geldiği için tedbirsiz davranan Alişêr ile Zerîfa onlar tarafından katle-diliyolar.(7)

Bir Tören: Katil İle Kurban Aynı Masada

Ane `un, sürgünden Dersim`e döndükten sonra devlete yakın durmaya özen gösterdiğini anlamak zor değil. Hem de o ka-dar yakın ki örneğin Cumhuriyet`in kuruluşunun 75. yılı nedeniyle kendisine verilen plakatı almakta tereddüt göster-miyor hem de kendi deyişiyle gurur duyarak.. Anılarında bu konuda dile getidiğı duygularınin bir bölümü şöyle:

„Tören, Taksim`de Atatürk Kültür Merkez`ind gerçekeşti. Çok heyecanlı ve guruluydum.Tören salonunda beni bekleyen bir sürpriz varmış meğer. Bana ayrılan koltuğa oturduktan

sonra, plakat alacaklardan birinin Sabiha Gökçen, birinin de Celal Bayar adına Bayar`ın kızı olduğunu öğrendim. 1938 Dersim katliamının emrini veren Celal Bayar`ın kızı ve emri uygulayıp Dersim`i bombalayan Sabiha Gökçen. Dokuz yaşımda beni kimsesiz ve yurtsuz bırakanlarla aynı sa-londaydım…“ (S. 149-150)

Burada çok trajik bir durumla karşı karşıyayız. Anê , 1937-38 de Dersim`de yaşananların devletle bağlantıisına değinmiyor, baş sorumlu Mustafa Kemal`in adını ağzına almıyor. O jenö-sidi, Celal Bayar`in bir emri ile gerçekleşmiş bir olay gibi sunuyor. Ona göre Celal Bayar emri vermiş, Sabiha Gökçen gibileri ise uygulamışlar. Anê , gerçeklerden bu derece uzak olabilir mi? Hiç sanmıyorum. En azından devleti kurar kurmaz Mustafa Kemal`in dedesine söylediği „Ağa git, aşiretini kedi-sine varıncaya kadar al, Dersim`den çık. Malatya`yı geçince köy isteyene köy, ev isteyene ev verelim,“ sözlerin ne anlama geldiğini çok iyi bilmesi gerekir. Bu sözler, adeta Dersim`de 1937-38`de yaşananların yıllarca önceden ilanıdır. Anlaşılan, Anê Hatun da bir çok dersimli gibi devleti ve soykırımın bir numaralı mimarı ve sorumlusu olan Mustafa Kemal`in rolüne değinmeyi içine sindirememiş ya da bazı politik kaygılarla bundan uzak durmuş.

İran Ve 1938`in Dersim`i

Anê Hatun`un anılatının en ilginç bölümü bence İran devle-tinin 1938`soykırımının durdurulmasındaki rolü ile ilgili bölümdür. Tarihini yazmamış ama Anê Hatun bir ara An-kara`a gidiyor ve „Tunceli“ milletvekilliği yapan Kenan Aral`a konuk oluyor. Günün birinde o evde başka konukların da bulunduğu bir yemek veriliyor. Meğer, Ane Hatun`un karşısına oturan kişi o sıralar bakanmış. konuşma sırasında Anê Hatun`un Dersim katliamını Fevzi Çakmak`ın durduğunu söylemesi üzerine Bakan ona bambaşka şeyler anlatıyor. Bakana göre Dersim soykırımını, bir gazeteci vasıtasiyle haber almış olana İran durduruyor. İran`nın bu ölçüde ileri dere-cede müdahalede bulunması ise Dersimlilerin alevi ol-malarıdır. Zaten Bakanın aktardığına göre genç bir teğmen-ken görevi nedeniyle bizzat okuduğu telekslerde İran „Alevi soykırımı yapıyorsunuz,“ diye Türkiye`ye suçlamada bulunuyormuş.

Bu bilgi konuyla ilgilenen her kes gibi benim için de oldukça yeni ve araştırılmaya değer.

Trajedinin Bir Diğer Yanı

Ane Hatun`un acısı, 1938`de yaşadıklarılya sınırlı değil kuşkusuz. 1970`lerden itibaren Dersim`de güç kazanan ve kendilerini solcu olarak gösterenlerin „sınıf mücadelesı“ adına

ona yönelttikleri tehditlar, onun yaşamın acılı bir diğer sah-nesidir. Yine PKK`nin 1984`yılında başlattığı silahlı mücadele, doğrudan ya da dolaylı olarak her kes gibi yaşamı onun için de çok zorlaştırmış, sürekli ölüm tehlikesiyle burun bu-runa yaşamasına neden olmuş.

Beri taraftan, Ane Hatun devlete yakın durmasına rağmen bu ilişkiyi kendi halkından insanlara zarar vermek için kullanan-lardan olmamış. Bu konuyu o yöreyi bilen bazı kişilerle özelli-kle konuştum, sorular sordum ve dile getirdiğim aksini ileri sürene rastlamadım. Tersine, onun devlet eliyle mağdur edil-miş bir çok kişiye yardımcı olduğu, söyleniyor.

Silahlı mücadelenin başlamasından sonra karşılaştığı onca zorluğa rağmen toprağını terk etmemesi ise ayrıca taktir edil-mesi gekereken bir durumdur. Kitabın yazarı Betül, onun bu konuya ilişkin görüşlerini şöyle aktarıyor: „… bana gelen ölüm tehditleri, fırsatçılar, tehditler, her gün bir yerde pat-layan bombalar… Dersim kaynıyordu. Ben terk edemezdim. Bana güvenen, benden yardım bekleyen insanlarımıza sırtımı dönemezdim. Önce o topraklara canları düşmüş aileme, sonra kendime ihanet olurdu bu…“

Onurlu bir duruş!..

XXXXXXX

1) Betül Fatime Günday`ın kitabında Hanımın çocukluk yani gerçek adı „Ane“ olarak geçer. Ancak ben bu adın Kürtçesini yakından biliyorum; Kürtçede „Ane“ değil „Anê“ olarak telafuz edilir. Bu nedenle de orijinal haliyle „Anê“ şeklinde yazmayı tercih ettim.

2) Munzur Chem, Kulê 38î, Weşanên KOMKAR, Köln 198, „Eke Zu Esker Nejdî Bîyêne Ma Xo Fistê ra Dare“ başlıklı ro-portaj 84 ve devamı.

„Tanıkların Diliyle Dersim`38“, Peri Yayınları, İstanbul, 1999, s. 67, Bir Terk Asker Bile Görseydik; Asacaktık Kendi-mizi“ başlıklı röportaj.

3) Atatürk, Nutuk s. 62-63,Kemali, Ali, Erzincan, 1932, s. 207`den naklen.

4) Mehmet Gülmez, Dersim`ra ve Dare Estene Seyit Rıza, Zed Yayınları, 1996, s. 157-160.

5) Bu söz kırmancca olarak „Ero to werd“ şeklinde söylenmiş. Nuri Ağa`nın verdiği yanıt yine kırmancca ve „Ya ero mi werd,“dir. Bkz. Munzur Chem, Tanıkların Diliyle Dersim `38“, Dersim`in Belini Büken Birlik Olmamaktı,“ başlıklı Kazım Gü-der`le yapılmış röportaj, s. 198).

6) Dersim`de bu adla tanınan aşiret yok. Bahsi geçen aşiret halk arasında „Qozan, Qocan“ ya da (Qozû, Qocû“ olarak bili-

niyor ve ben de yazılarımda bu formları kullanıyorum. Meti-nde geçen „Qocê“ formu, bilgim dışında yayıncı tarafından yazılmış. M.Çem

7) Daha geniş bilgi için bkz. Mehmet Gülmez, age. s. 9-32

Bu haber 120 kere okundu
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Kategorisindeki Diğer Haberler
'‘31 Mart yerel seçimlerine gidilirken aslında durum bundan önceki ‘sef..