Lütfen bekleyin..
Munzur Haber / dinimiz amin! / Ayşe Düzkan

dinimiz amin! / Ayşe Düzkan

16 Temmuz 2017, 10:07

bu insanlarda allah korkusu varsa, bütün bunlar nasıl olabiliyor? daha önemlisi, müslümanlık artarken günahlar da nasıl artabiliyor?

görmüşsünüzdür, türkiye çocuk ve hayvan pornosu izleme konusunda dünyada ilk sıralarda yer alıyor. feminist bir avukat arkadaşım, adliye’ye gittiğinde mahkeme kapılarındaki davaların konularına baktığını ve çocuk istismarı davalarının şaşırtıcı biçimde arttığını söyledi. hayvanlara yönelik şiddet, cinsel istismarın ötesinde de yaygın. kedilere, köpeklere korkunç yöntemlerle işkence edildiğini, öldürüldüklerini duyuyoruz, görüyoruz. 

diğer yandan, kendisini müslüman, islamcı, dindar olarak tanımlayan insanların ne kadar kolaylıkla yalan söyleyebildiğini, hırsızlık yapabildiğini de biliyoruz. bunlar dinlerin günah olduğu konusunda hemfikir olduğu işler. bu insanlarda allah korkusu varsa, bütün bunlar nasıl olabiliyor? daha önemlisi, müslümanlık artarken günahlar da nasıl artabiliyor?

ben maddeciyim; bu, başka birçok şeyin yanı sıra şu anlama geliyor: insanların davranışlarını belirleyen düşünceleri, bilgileri değil, içinde yaşadıkları toplumsal yapıdır,  bilgi ve düşüncenin maddi bir güç haline gelebilmesi ancak belli süreçler sonucu olur.

dolayısıyla, insanların inançlarının davranışlarını değiştirmediğine, ancak bu davranışları aklamaya, temize çıkartmaya, açıklamaya yarayacak malzeme sağladığına inanıyorum. yani dinsel olanlar da dahil her ideoloji tarih ve topluma uygun biçimde “bükülebilir” bence. ve ilk iki paragrafta aktardıklarım ışığında –ya da karanlığında- günümüz türkiye’si bu fikrimin sağlaması gibi görünüyor.

türkiye bugün kocaman, çoğunluğu sarmalamış bir hayal kırıklığının ülkesi. kendisini annesinden daha şanssız, daha emniyetsiz, daha güvensiz, daha mutsuz hisseden kadınların, ana-babasının satın alabildiği evi alamayacağını bilen; geleceğinden endişeli; hayatı, yorulmak ve dinlenememek arasında mekik dokumaktan ibaret olan; borç içinde insanların ve eğer bu topluluk içindeki “azınlıklar”dan birine mensupsa, bir de sürekli şiddet tehdidiyle yaşayanların ülkesi. 

bu gerçekliğin yarattığı hâkim duygu ümitsizlik ve öfke; bu ikisi bir arada insanı, şiddete yönelten en önemli ruh halini oluşturur, kendi hayatımızdan da biliriz. dinin insanları itaate sevk etmek için en kullanışlı araçlardan biri olduğuna şüphe yok ama şiddetin sorumlusu –tekfirciliğin egemen yorum olmasının yarattığı etki bir yana- din değil bence. ama konu bundan ibaret de değil.

erkeklerin şiddeti, hetero-patriyarkanın bir sonucu; kadınların ücretsiz emeğini sömürebilmenin, kadınları ve lgbti+’leri hizada tutmanın aracı, ve tarihin –yakın tarihin de- çeşitli aşamalarında değişiklikler göstererek, bu kesimlerin mücadelesi karşısında bazen artarak ama her zaman onların mücadelesi sayesinde gerileyerek var olur. içinde yaşadığımız dönem açısından şöyle bir farklılık var; erkeklerin -başta cinsel olmak üzere şiddetinin- böyle büyük bir hoşgörüyle karşılandığı, genellikle cezasız kaldığı bir dönem daha olmadı. (suriyeli hamile emani errahman’a tecavüz edip çocuğuyla birlikte öldüren –ve nedense basın tarafından soyadları gizlenen- iki kişiden cemal b’nin daha önce zihinsel engelli bir kadına cinsel saldırıda bulunmuş ve salıverilmiş olduğunu biliyorsunuzdur.) ben bunu iktidarın erkeklere verdiği bir sus payı olarak yorumluyorum: baban gibi yaşayamıyorsun, ondan fakir, ondan mutsuzsun ama rahatlamak istersen onun işleyemeyeceği suçları işleyebilirsin! 

ama yine de, toplum bu kadar dindarlaşırken, örneğin evcil hayvanlara tecavüz gibi, dinle haklılaştırılamayacak suçlarda artış nasıl mümkün olabiliyor?

bunun da birkaç sebebi var bence. birincisi, dindarlığın, toplumun önemli bir bölümü için göstermelik olması yani dindar görünmemekten çekindikleri için dindarmış gibi yapıyor olmaları. (bunun en güzel örneklerinden biri, “bakara makara” dediğimde hatırlayacağınız vakadır.) ikincisi, dindarlığın belli bir siyasi çevreye ait olmakla tanımlanır olması yani akp’liyseniz toplumun talep ettiği müslümanlığa ulaşmış sayılmanız. üçüncüsü ve en önemlisi, islam’ın bir hayat rehberinden ritüellere indirgenmesi. yani örneğin kul hakkı yememek gibi, insanın tüm hayatına yön verecek ilkelerin bir kenara bırakılıp namaz, oruç gibi ritüellerin belirleyici sayılması. yani günah işliyor ve -adeta hristiyanların günah çıkartması gibi- namazınızı kılarak kazandığınız sevaplarla…

bunlar aslında mütedeyyin bir insanın kabul edemeyeceği haller ama tarihsellikten ve toplumsallıktan bağımsız bir dini pratik olmadığı da ortada. 

ama işin laik düşünceli olanlarımızı da ilgilendiren bir yanı var. bu toplumsallık değişmeden, insanların önemli bir kısmı için “iyi” olmak bir lüks, dertlerinin dermanı olarak şiddetten başkasını göremiyor ve işledikleri ve kendilerine karşı işlenen günahlar için allah’tan başka sığınak görmüyorlar. 

o yüzden habire “kötüsünüz” falan deyip durmayın. iyilik görmediğimiz için, kendimizi kötü hissettiğimiz için hepimiz olabileceğimizden çok daha kötüyüz; inancımız ne olursa olsun. toplum ve hayat diye sunulan bu cehennemde iyiliğin nasıl geleceğini düşünmek ve dünya âleme anlatmak da biz toplumcuların boynunun borcu olsun. 

artıgerçek

Bu haber 29 kere okundu
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Kategorisindeki Diğer Haberler
Sincan Cezaevi'nden tahliye olan Gülbeyaz Karaer, açlık grevindeki Nuri..