Türkiye karanlık ve bilinmeze doğru hızla yol alıyor. İçte ve dışta yaşananlar bunu fazlasıyla kanıtlıyor. Kanıtlıyor çünkü Kürt sorunu, yaşanan çatışmalar, can kayıpları, Kürtlere karşı oluşturulan uluslar arası itifak tehlekeli sulara girildiğinin işaretini veriyor. Başbakan Erdoğan’ın İsrail’e karşı ucuz kahramanlık gösteriside bunlara eklenince karşımıza kapkara bir tablo çıkıyor. Aslında ölümlerin yaşandığı yerde aydınlıktan söz etmek zaten mümkün değil. Demek istediğim ülkenin durduğu karanlık noktadan dahada zifri karanlığa doğru sürüklendiğidir. Geleceğe dair ülkeyi bekleyen daha kötü felaketten başka birşey söylemek olanaklı görünmüyor.
Dolayısıyla azda olsa gidişata dair gerçeğe yakın bir tespit yapmak mümkün olmuyor. Ancak ihtimaller üzerinden konuşabiliriz ki; buda gerçeğe en uzak olan yöntem ve işe yaramıyor. Bundan sonra ne olacak sorusuna yanıt aramayı bırakıp, neden bu güne gelindi sorsuyla devam dersek belki bundan sonrası içinde birşey söylemek olanaklı hale gelebilir.
2009’un başında toplumsal barış ve demokratik çözüm için oluşan iklim toplumu heyecanlandırmıştı. Süreci yakından izleyenler bir konuda hem fikir olmuşlardı. Türkiye red üzerine kurulu tekçi geleneksel devlet politikasını terk ediyor , çözüm önünde engel olan ezberlerini bozuyor. Bu heycan dalgası beraberinde AKP hükümetine olan desteğide artırmıştı. Bu durum Kürt halkında da bir beklenti oluşturdu.
Aynı görüşü paylaşırsınız yada paylaşmasınız; Kürt halkının temsilcileri sorunun çözümü için ellerinden geleni yaptıklarını babul etmek lazım. Gerek sayın Öcalan, gerek PKK yetkilileri, gerek ise BDP çözüm önerilerini sunmakla kalmadılar, Türkiye’nin hasassiyetlerinide dikkate alarak ciddi adımlar atılar. Eylemsizlik kararı, sayın Öcalan’ın yol haritası, barış gruplarının Türkiye’ye gelişi bunlardan bir kaçı.
Ama bu çözümün anahtarı olan adımlar Ankara yönetimi tarafında değerlindirilmedi, değerlendirlmek istenmedi. Erdoğan süreci muhatapsız bıraktı.
Hükümet, Kürt sorununu çözmek yerine oyununu PKK’yi tasfiye ve sayın Öcalan’ı etkisiz hale getirmek üzerine kurdu. Açık ve gizli tercihle yola çıkan hükümetin niyeti sonra ki aylarda anlaşıldı.
Türkiye’nin makas değiştirdiğine inandığımız anda yeniden eski rayına girmesi hükümetin uygulamalarıyla açıklanabilir. Bu makas değişikliğine neden olan ve başa dönülmesini sağlayan uygulamaların sorumluluğu elbette hükümete ait.
29 Mart yerel seçimlerinden hemen sonra kapatılan DTP yöneticileri, belediye başkanları ve Kürt gençlerine yönelik başlatılan operasyonlar bu güne gelinmesinin temel taşı oldu.
Kürt çocukalrının dramı, sokakta meşhurlaştırılan devlet şiddeti, sağda solda patlayan bombalar ve yaşanmını yitiren Kürt çocukları bu güne gelinmesini hızlandırdı.
Yine çözüme muazzam katkıs sunma adımı olan barış gruplarının Türkiye gelmesi de ırkçı şoven dalgayla boşa çıkartıldı.
Hükümetin muhatapsız çözüm arzusu, PKK ve lideri Abdullah Öcalan’ tasfiye etme arzusuyla birleşince yumuşak olan ilkim sertleşti. Sertleşen iklime askeri operasyonaların başlatılmasıda eklendiğinde, başbakan Erdoğan’ın değimiyle ‘başa döneriz’ sözü gerçek oldu.
Yukarda sıraladıklarım bir kaç başlık, Mart 2010 tarihinde sınıra yönelik başlatılan askeri yığınak, sınır içi ve sınır dışı askeri operasyonlar AKP hümümetinin hangi güzergahta yürüdüğünü açıklamaya yetti.
İktidar koltuğunda oturan AKP hükümeti son eskiz yılda sorunları çözmek yerine, çözümsüz bırakarak bu güne gelinmeyi sağladı. Ülkeyi bu noktaya getiren hükümet şimdide sorumluluklarını, yaşananları yok sayarak, Gazze edebiyatıyla ülke içinde giderek ivme kazanan ve ‘’orta ölçekli savaş’’ olarak ifade ettikleri savaşın üstünü kapatmaya çalışması tam bir içgüzarlık örneği sunuyor.
İsrail’in yaptığını elbette kabul etmek mümkün değil. Ne var ki İsrail’i ‘katil’ ilan eden ve mazlum Filistin halkının mağduriyetini seçim malzemesi yapmaktan çekinmeyen Erdoğan’nın kendi ülkesine bakması lazım. Batı basınının Erdoğan’a hatırlatığı gerçek de bu ve daha fazlası.
İsrail’le gizli açık anlaşmalar yapacaksın, Stratejik Ortaklıpa imza atacaksın, İsrail’den yüz milyon dolarlık silahlar alacaksın, bu silahları yurttaşlarına karşı kullanacaksın, sonra da meydanlarda uzuc kahramanlık gösterileriyle öfkeyi çoğaltıp, kahramanlık edebiyatı seven halkı galyana getireceksin?
Bunun inandırıcılığı olmaz. Bir yalan ve hiç gerçeği olmayan AKP dünyasının son durağında olduğunun farkında dahi değil Başbakan.
Belki de Erdoğan’nın öfke nöbetlerinin altında yatak gerçek Çankaya’ya çıkma hayalinin suya düşüyor olmasıdır. Elbette tek gerçek bu değil.
Erdoğan ne söylerse söylesin Kürt sorunu bir pranga olarak ayağında duruyor ve çözüm bulmasa ağırlaşarak durmaya devam edecek. Bundan kurtulmanın yolu vurup kırmak değil. İsrail’le eşit koşullarda aynı sahada top koşturan Erdoğan yönetiminde ki hükümet önce kendi ülkesinde sahip olduğu çatışmalı ortamı son verip, toplumsal barışı sağlamak zorunda olduğunu kabuletmesi kaçınılmaz bir gerçektir. Böyle olmadığı sürece dünyaya söz söyleme hakkını kullansa bile inandırcılığı olmaz.
Dolayısıyla Erdoğan’ın içderde ve dışarda ülkeyi getirdiği nokta bu. Elbette Erdoğan açısından bu sonuçların siyaseten bir bedeli olacak. Tıpkı önce ki hükümetler gibi. Galiba Erdoğan emeklilik biletini kendi eliyle kesip siyaseten gidecek!
Bu yazı toplam 580 defa okundu.